Müzik olmadan atmayan bir kalbi var onun,

dans etmeden duramayan bir doğası,

bir de gevezelikleri var kendi çapında...

Evvela Efendi Ol

"Bak evladım!" derdi dedem,
"Bir kızı dansa kaldırırken elini nazikçe ona uzat ve gözlerinin içine bak. Bir kız gelip seni dansa kaldırmışsa onu geri çevirme; kim bilir ne kadar zor topladı cesaretini.
Ne kadar iyi dans ettiğinin veya ne kadar acemi olduğunun hiçbir önemi yok. Eğer ki kızla iletişimi koparmışsan, senden kötü dans edeni yok o pistte. Çok fazla figür bilmek değildir önemli olan. Bildiğini ne kadar temiz yapıyorsun? Bunu yaparken de gezmesin gözlerin sağda solda, diğer dans edenlerde. Bugüne kadar ne çok gösteri yaptığının veya madalyalarının da bir ehemmiyeti yok sosyal bir gecede. Tek başına etme o dansı.
Komutların net ve temiz olsun. Geç kaldıysan da acele etme. Geç de olsa o figürü yapmak için hırpalama kızı mesela. Anlamadığı komutu anlatana kadar tekrar tekrar yaptırma. Ve bir bak, yapabiliyor mu? Çünkü sen onu yapamadığı şeylere her zorlayışında, hiçbir keyif almayacak senin yanında olmaktan. Varsın 3 tur dönmeyiversin. Baktın ayağı tökezledi, kaptığın gibi kızı başka figüre bağla.
Ve şunu unutma ki, bir kız senin aklından, içinden geçenleri parmak uçlarından okuyabilir. Tüm özel hayatını sayıverirsin ~3 dakikada farkına bile varmadan. Figüre girişinden anlar kişisel hayatında ne kadar kararlı ve yere sağlam basan biri olduğunu. Verdiğin enerjinin şiddetinden saygını bile tartabilir. Elini tutuşundan, kalbinin ritmine erişir. Ne heyecanını saklayabilirsin ondan, ne korkunu. O yüzden, efendi ol evladım! Sen efendi ol!"

Katre Gizem
26.04.2016

Salaklıktan Değil Dostum; Yalnızlıktan...



 “Kızlar olmayacak duaya amin demeye ne kadar meraklılar öyle.!” dedi bir arkadaşım..
“Salaklık işte!” dedim; “Ne yaparsın...”
Salaklık değil aslında işin özü. Belki yalnızlık, belki de umut... Çünkü bazen umut kırıntısına tutunmak istiyor insan. Görmek istemiyor bazı şeyleri. O an o kadar ihtiyacı oluyor ki inanmaya...
Ama en kötüsü de ne biliyor musun?
Sen yüreğini koyuyorsun ortaya. Tüm riskleri biliyorsun da, yine de cesaret edebiliyorsun. Üstelik kalbinin kırılma ihtimali her zaman daha yüksek bir oranla çıkıyor önüne. Korkuyorsun elbet. Ama ölene dek korkuyla yaşayamayacağını da çok iyi biliyorsun. Bir şekilde, bir yerlerden başlaman gerek... Ve diyorsun ki karşındakine; yaralıyım, incitme beni. O da her şeyin farkında bir yerde. Kör değil ya, görüyor elbet. İşine gelmiyor belli ki.
Çok geçmeden, omuzlarına çökmüş ağır bir yük muamelesi yapıyor sana. Korkuyor... Kaçıyor... Bir şekilde bir şeylerin arkasına saklanıyor. Senin kadar bile cesareti yok, biliyorsun. Bildiğin için kızamıyorsun da... “Peki” diyorsun çaresiz.
Sonra eşin dostun dönüp sana şöyle diyor;
“Tipik Ahmet işte” veya “Belliydi böyle olacağı...”
Düşünüyorsun.. Belki de seni bir arkadaşının yanına götürdüğünde arkandan şöyle dendi:
“Ahmet yine bulmuş bi kız..”
İşte en kötüsü bu.. Ve biz bunu kendimize bile bile yapıyoruz..
Salaklıktan değil dostum; yalnızlıktan..

Katre Gizem
27.02.2016

https://www.youtube.com/watch?v=RT_Y5hXnOGs

Kendimizi Yalnızlaştırıyoruz


"Kendi işimizi hep kendimiz görmek" temasıyla çıktım yola. Yalnızlığımla baş başa kaldığım günlerde, her şeyi bırakıp bu konu üzerine düşünmeye başladım. Kimsenin önünde belimiz bükülmeden, kendi işimizi kendimiz halledebiliyor olmamız güzel şey elbet. Ancak, gücümüzün yetmediği durumları kabullenmeyip, hala kendi başımıza halletme çabasında olmak ne derece doğru bir yaklaşım? Ve sonunda konuyu, "yalnızlık zor şey be kardeşim" şeklinde bağlayarak kapatmayı planlıyorum.

En ilkel mantıkla, hayatta kalmak için savaşmak zorunda olduğumuza inanarak yetiştirildik; en azından çoğumuz. Atmaca gibi olmamız gerekiyordu kimi zaman. Hedefe odaklanmamız, başarmak için rakiplerimizi alt etmemiz ve hep bir adım önde olmamız gerekiyordu. Büyük balık küçük balığı yiyordu. Hep 'daha iyi olan' kazanıyordu. Daha iyi olmak için birilerini geçmek gerekiyordu. Bu bir savaştı ve kimilerine göre bu savaşta her şey mubahtı.

Alt komşum çaprazımda oturan teyzenin yeni aldığı televizyonu görünce, daha iyisini almak istiyordu. Ayşe'nin sevgilisi ona sürprizler hazırlarken, "kankası" da -sırf bu yüzden- sevgilisinin başının etini yiyordu. Hikmet Amca'nın karısı, yıllardır annesi gibi yemek yapamıyordu. Küçük Ali'nin dersleri, sınıftaki diğer arkadaşları gibi iyi değildi ve onları geçmesi gerekliydi. Tüm bu insanlar ve niceleri, yıllardır -hatta asırlardır- kıyasıya savaş halinde. İşin ironisi de; bu, içerisinde kahkahalar barındıran bir savaş.

Ondan sonra, insanlar birbirine güvenemiyor; birbirinin açığını kolluyor; kimseye sırtını yaslamaya cesaret edemiyor... Dolayısıyla hep kendi başımıza kalıyoruz. Çevremizde dolanan 'köpek balıklarına' fırsat vermemek adına yalnızlaşıyoruz. Üstelik özgür irademizle...

Her zaman söylediğim gibi; makro evrenle mikro evren birbirinin yansımasıdır. Ve biz, savaşmak yerine 'eğitici ve işbirlikçi' bir etkileşmenin getirilerini hep göz ardı ediyoruz. Darwinizmin, "doğanın açlık ve ölüme karşı yaşam için verilen anlamsız ve kanlı savaşı" teorisine karşın, "Lamark sanki biraz haklı mıydı?"

Demem o ki, hayatımızın herhangi bir alanında birilerinden destek almak, birilerine omzumuzu yaslamak, birinden bir şey öğrenmek veya bir bilgiyi biriyle paylaşmak o kadar da kötü bir fikir değil. Üstelik bizim, "bir elin nesi var; iki elin sesi var" şeklinde bir atasözümüz de mevcutken, iş uygulamaya geldiğinde, "büyük balığa yem olmama" telaşına giriyoruz. Kendimizi, yine kendimiz yalnızlaştırıyoruz..

Katre Gizem

30.03.2016