Müzik olmadan atmayan bir kalbi var onun,

dans etmeden duramayan bir doğası,

bir de gevezelikleri var kendi çapında...

Kaslı Erkek Mi? Göbekli Erkek Mi?




Beyin fırtınası yapıyorum yine. Hiç işim gücüm yok. Yaparım arada böyle. Ama ilginç bir şey fark ettim. Paylaşayım dedim.

Filozof olacak kızım aslında. Çünkü bir o kusur kaldı hayatımda.

Eski insanlar bizden daha uzun yaşayabiliyorlardı. Tamam, tıp bu kadar gelişmemişti; hastalıktan, savaştan vs. bir şekilde ölenlerin sayısı ortalamayı epeyce bir düşürüyordu. Ancak düşününce, eskiden hormonlu gıda mı vardı? Kendi işini kendi gören adamın “sağlıklı yaşam” için spora gitmeye, spor salonlarında karın kası yapmak için debelenmeye ihtiyacı mı vardı? Odun kıran bir erkek düşünüyorum da, o kaslı olmasın da ben mi olayım? Eski hikayelerde, hani şu bir varmış bir yokmuş diyenlerde, hatta şu “aman ormancı” türküsünde nasıl bir ormancı canlanıyor gözünüzde? Cılız, çelimsiz, özellikle de güçsüz kuvvetsiz ormancı mı olur canım? Olmaz tabi. E bu kadar harekete sağlıklı da olur bu adam. Dalyan gibi adam şu ormancı da.

Yani aslında, kaslı erkek demek “güç” demek bir yerde. İnsanın gözüne seksi görünmesinin sebebi de bu. Neden bir kadında öyle fazla fazla bağıran kaslar görmek bir tuhaf geliyor. E güç erkekten beklediğimiz bir şey çünkü. Erkek güçlü olsun, sağlıklı olsun ki bizi kanatlarının altına alabilsin, bizi koruyabilsin. Sanıyorum ki bu içgüdüsel bir yönelme. Her kaslı erkeğin de bizi koruyacağından değil. Bir sığınak arayışı belki de.

Farklı bir bakış açısıyla baktığımızda, ben bunu sağlığına ve kendine özen gösterme, değer verme olarak da görüyorum. Daha henüz kendine kıymet vermeyen birisi bana ne kadar kıymet verebilir döngüsü. Aksini ispatlayan bir çok örneğe rağmen, bilinçaltı, ego, ilkel benlik, her ne derseniz deyin, alttan alttan kulağımıza bunu da fısıldayabiliyor.

Scorp’ta bunun başlığı açılmıştı; “Kaslı Erkek Mi? Göbekli Erkek Mi?” Orada göbekli erkek diyen kızları görünce bir şok geçirdim. Uzun süre de anlam verememiştim; bu yazıyı yazmadan 10 dakika öncesine kadar.

Evet, kızlar göbekli erkek de sevebilir. Kaslı bir sevgilisi olmasının onu başkalarına kaptırma ihtimalini arttıracağına dair içgüdüsel bir koruma olabilir. Kaslıysa karizmatiktir; karizmatikse çok ilgi çekiyordur; öyleyse çapkındır ve kesin kalbimi kırar kodlaması beyninin derinliklerine işlenmiş olabilir.

Ya da o kız mutludur. Kendisini güvende hissettirecek birine ihtiyacı yoktur. Sadece onu sevecek biri olması onun için yeterli bir kıstastır. Zaten onu koruyan bir babası vardır mesela. Sığınacak bir liman değildir sevgili onun için. O yüzden de çok önemli değildir kaslı veya göbekli oluşu.

Bana gelince… Benimki şekilcilikten herhalde. Yoksa, beni koruyacak bir sığınak aradığımdan olamaz. Sanatsal biriyim ya ben hani. Görsel algım çok yüksek. Hem kassız hem göbeksiz olur mesela.

Biz kızlar çok karmaşık yaratıklar değiliz aslında diyeyim mi bu kadar karmaşık anlattığım bir yazının altına? Siz de gülün. Fena mı? Gülmek için bir neden verdim elinize.


Benden hemen 5 dakika sonra annem de aydınlandı. “Yok” dedi, “Göbek olayında başka bir şey var. Ben de göbekli seviyorum.” Biraz düşündükten sonra da şu yorumu yaptı: “Göbek, hamileyken çıkıyor. Yani bir nevi anne karnındaki güveni çağrıştırıyor olabilir. Burada ‘kaslı erkek mi göbekli erkek mi’ derken, asıl soru; Korunma mı? Güven mi?”

Kafası Karışık Erkekler


Güçsüz erkekler yetiştiriyoruz topluma, el birliğiyle!
Öyle güçsüzler ki, bir başka erkekle rekabete girme ihtimali bile çıldırtıyor onları.
Pervasız erkekler yetiştiriyoruz, öyle umarsız, öyle boş vermiş…
İstiyorlar ki, hiç emek etmeden her şeyin sahibi olalım. Ne istiyorsam benim olsun. Hatta o sahip olduklarımı da elimde tutmak için hiçbir şey yapmama gerek olmasın.
“Aman, benim oğluma..!” diye diye ellerine verdik ne istedilerse.
Ah, o oğlan analarının evlatlarını kayırmaları yok mu…!? Kız anası ana değil mi de?!
Korkak erkekler yetiştiriyoruz topluma. Özgüveni düşük, duyguları, hisleri bastırılmış, ne yapacağını, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmeden, böyle gelmiş böyle gider mantığıyla yaşayan, kazık kadar olmuş oğlan çocukları…
Akılları gidiyor; benim karımı/sevdiğimi başkası da severse diye. Öyle ya; “ya onunla rekabet etmek zorunda kalırsa?” Yok aslında böyle bir şey. Kadın seni seviyorsa, isterse Tarkan çıksın karşısına, bırakmaz seni. Ama bilmiyor ki. Bir yandan kendisi de farkında; “o kadını zorla yanında tutuyorsun ama sevmiyor ki seni!” diye fısıltılar çınlıyor kulaklarında. Doğru, sevmesi için ne yaptın ki bugüne kadar? Sahi, sen seviyor musun bari? Annen mi seçmişti yoksa?
Kız çocukları daha küçüklükten başlıyor eğitilmeye. Ev temizliği, yemek… Önce babaya hizmetle başlıyor. İleride beyine hizmet edeceği aşılanıyor ufaktan. Bir anne de oğluna demiyor ki “karını el üstünde tut” ya da “karının saçlarını okşa” Düşününce, ironik değil mi? “E, o kadına nasıl davranacağını bilmeyen adamları da yine kadınlar yetiştiriyor” diyor insan. Yok, aslında bu kadar basit değil. Çoğunlukla anneler oğullarına bakıyor ama onları eğitmiyorlar. “Erkek çocuğu” diyor, “babası öğretecek…” Tabi, babası da bildiği kadarını anlatacak, ne olacak ya?
Sonra ne mi oluyor?
“Erkek adam şöyle olur, erkek adam böyle yapar” naralarıyla yetişiyor çocuk. Mahallede kulaktan kulağa duyduklarıyla… Erkek dediğin… Taş fırın erkeği… Kimsenin de bir şey anlattığı yok onlara. Gördüklerinden yaptığı çıkarımlar var. Bir de kulaklarına fısıldananlar.. Bir dönemin çocukları da baron filmlerinin kurbanı. Hayatı boyunca bir kızla oyun dahi oynamamış, bütün gününü mahalle maçlarıyla, erkek arkadaşlarıyla, boncuk tabancalarıyla geçirmiş çocuklardan bahsediyoruz.  Polisiye filmlerle, mafya dizileriyle büyümüş çocuklar onlar.  Sonra bir anda çıkıp karşılarına diyoruz ki, “Hayır, böyle olmaz!”

Adamların kafası tabi ki karışır. 

Romantik Ormantik


Romantizm çok yanlış algılanıyor.
Dün birazcık dedikodu yaptık. Bazı ‘romantik’ olarak genellendirilen ortamların neden bizim için –çoğu zaman- anlamsız olduğu konusuyla çıktık yola. Biz kadınların –sadece- romantizm aradığını sanıyorsunuz ve bildiğiniz romantizm kalıpları gerekten yapması çok zor şeyler. Oysa ki bunun daha pratik ve daha kıymetli yolları var.
Mesela şarap sevmeyen birine güllerle, mumlarla bezenmiş bir sofra kurup önüne de spagetti ve şarap koyarsanız, boşuna emek etmiş olursunuz. Onun için bu kadar düşünüp emek etmenize tabi ki sevinecektir. Ama bunun yerine en sevdiği çikolatayı almanız da aynı etkiyi gösterir.
Herkesin “vazgeçilmez”leri, “favori”leri vardır. Muhabbet arasında bunların ne olduğunu yakalamanız kıymetli olan. Mesela benim kalbime giden yol çilek bahçelerinden geçiyor. Bir başka arkadaşım ‘bonibon’ seviyor. Bir diğeri ise tüp çikolata hayranı…
Her gün elinizde buket buket çiçekle gelmeniz gerektiğini size biz söylemedik. Bu çiçekçilerin işine yarayan bir şey. El ele yürürken yoldan bir çiçek kopartıp saçına takmanız da aynı işlevi görecektir. Hatta bazen, bir cafede otururken, önünüzdeki peçeteyi çiçek gibi yapıp uzatmanız bile yeter.
Sevgi ve ilgi azaldıkça romantizm pahalılaşır.
Çünkü –bilinen anlamıyla- romantizm dediğimiz şey, sevildiğini hissedemeyen kadının “mutlu” olma çabasıdır. Çünkü yeterince sevmeyen erkek, kadın için önemli olan şeylerin farkında bile değildir. Oysa biz kadınlar, bize sevgiyle bakan bir çift göze sahipsek bunu anlarız. Aynı şekilde önemsenmediğimizde de…
Pahalı hediyeler ve bir o kadar pahalı romantik ortamlar bir kamuflaj, bir kendini kandırış çoğu zaman. Başarılıdır da… İkna edicidir. Yine de meselenin özü çok farklı beyler. Çok daha basit.
“Sevgi”


Biz aslında ne arıyoruz?
Mum ışığında bakışmak da bir yere kadar… Biz karşılıklı sohbet edebileceğimiz bir yoldaş arıyoruz. Ama erkek futboldan, kadın pembe dizilerden bahsederse de bir yere varamayız. Ortak noktası olmalı çiftlerin, birlikte yapmaktan keyif aldıkları aktiviteleri olmalı. Cicim aylarında hatır için senin halısaha maçını izlemeye gelen kadını, hele ki futboldan hiç keyif almıyorsa, peşinden her hafta her maça sürüklemenin de alemi yok mesela. Şunu da dipnot belirteyim, bir kadın hala romantik komedi filmler izleyelim diye tutturuyorsa mutlu değildir ve bu tavrının alt yazısı da bir nevi; “Az izle de bir şeyler öğren” şeklinde olabilir. Dikkat etmek lazım.

Kadın neden “hiç romantik değilsin” diye sızlanır?
Yeterince sarılmıyorsundur mesela. Boynundan, omuzlarından, parmak uçlarından öpmüyorsundur. Gözlerine bakmıyorsundur. Tatlı tatlı konuşmuyorsundur…
Ya da klişe bir deyişle;
“hava soğuk, sıkı giyin” demiyosundur;
“gidince beni ara” demiyorsundur;
İmkanın varken eve de bırakmıyorsundur belki
“yorma kendini”
“kendine dikkat et”
Ve istiyorsundur ki hastayken sana çorba yapsın. Dizinde yatırsın, saçını okşasın. Gömleklerini ütülesin. Sırf senin için erken kalkıp seni işe yollasın. Arkadaşlarınla evde derbi keyfi yapasın diye size ortamı hazırlasın. Sonra o ahıra çevirdiğiniz evi temizlemek için kendini paralasın. Yine de kalan bir parça tozu gören annenizle ve diğer akrabalarla da başa çıksın… Dur! Gaza geldim! Tamam, o kısımda 9/9 suçlu sayılmayabilirsiniz.

Özetle kadın sevildikçe güzelleşir. Sevildikçe mutlu olur. Ne kadar mutlu olursa o kadar mutluluk saçar. Kadınları anlamak zor değil beyler. Anahtar kelimeniz “SEVGİ”

BU DA BONUS:


Festival Güncesi - Part 2 [Dans]


Şuan, buraya yazacaklarımı bir yabancının okumayacak olmasını bilmek beni nasıl mutlu ediyor anlatamam. Çünkü şimdi”dans eden egolarımızdan” söz etmek istiyorum.
İnsan, değişik insanlarla dans ederken de fark ediyor elbette ama yabancı ve hatta ünlü dansılarla dans edince daha bir belli oluyor aradaki fark.
Dans etmeye başladığım günden itibaren özellikle dikkat ettiğim bir kural koydum kendime. Bir artniyet veya daha açık konuşmak gerekirse, bir sapık düşünce hissetmediğim sürece kimsenin dans teklifini geri çevirmem. Bir şekilde bir sebeple geri çevirmek zorunda kaldığım insanları da bir sonraki parçada bulup telafi etmişliğim çoktur. Beni bilen biliyor zaten.
Özellikle yeni başlayan insanları, bir köşede çekingen tavırlarla dans edenleri izlerken görünce dayanamıyorum. Çoğu kez de şöyle bir tepkiyle karşılaşıyorum; “Sen çok güzel dans ediyorsun. Ben dans edemiyorum. Sıkılırsın benimle dans ederken…” –ya da benzer ifadeler- Her zaman şöyle cevap veriyorum; “Ben de senin gibiydim. Dans ede ede geliştireceksin.”
Evet, ben birçoklarına göre iyi, birçoklarına göre de kötü bir dansçıyım. Benim de adım atamadığım zamanlar vardı. O hayran olduğumuz dansçıların bile ritim duyamadığı zamanlardan kalma videoları var. Doğar doğmaz pistin ortasına düşmedi kimse. “Basic”ler sadece kendi aralarında dans etsin, profesyoneller de profesyonellerle diye bir mantık yok.


Velhasıl, gelelim festivale…
Workshopuna katıldığım bütün hocalarla dans ettim. Türkiye’den de tanıdığım, bildiğim ve sevdiğim hocalarımla dans ettim. Hepsinin ortak özelliği, yüzlerindeki sıcacık gülümsemeleriydi. Hatta bir tanesinin ne kadar yapabildğimi test ederek, basic figürlerle başlayıp çıtayı yavaşça yükselttiğini, şarkının sonunda ise dört döndürmeye başladığını biliyorum.
Bir de kendilerinin yerine egolarını dans ettirenler var. İyi dans etmiyorsan seni kendilerine layık görmüyorlar. Dans ederken göz kırpmalar, kendi kendine dans etmeler, “Hadi dans edelim bari! Çok istedin madem!” modunda burnunun ucuyla ama “ay canım” samimiyetiyle…(!) İyi dans ediyorsun tamam da, lütufkar hep tavırlar! Festival festival gezip şovlara çıkıyor, bilmem nerelerde kupalar alıyor ya.. Ne haddimize paşayla dans etmek.
Çok sinir olmuş bir vaziyette; “Görecek o! Daha iyisini yapıp ona burun kıvırmazsam..!!” diye kendi kendime söylenirken, dans hocam döndü ve dedi ki; “Başaklar içi doldukça başlarını eğermiş. Ondan bu kibri. Boşver sen! O dünyaca ünlü yıldızların nezaketi ve bizim şovmenlerin kibri, tam da bu yüzden…
Bu işin benim açımdan görünen kısmı. Bunun bir de erkekler açısından olan versiyonu var. Bir arkadaşım anlatmıştı. Dans pistinde bir kız kestiriyor gözüne. Kız öyle güzel dans ediyor ki, “mutlaka dans etmeliyim” diyor arkadaşım. Zar zor bir fırsat yakalıyor kızla dans etmek için. Şarkı bitiyor ve soruyorlar bizimkine; “Eeee..?”
“Kendimi kullanılmış gibi hissediyorum” diyor.
Çünkü kız kendi başına dans ediyormuş meğerse. Erkeğin yönlendirmesini beklemeden, öyle kafasına göre…
Canım sıkıldıkça ve biraz da “belki bir gün lazım olur” diye, erkek yönlendirmelerine de çalışıyorum. Bu vesileyle de diğer kızların nasıl dans ettiğini görmüş oluyorum. Bazı kızları yönetebilmek için gerçekten erkek gücü gerekiyor. Mümkün değil, kıpırdamıyorlar çünkü.
İşte ilk başta bahsettiğim “dans eden egolar” ile bu “inatçı dominant kızlar” tam da birbirleri için yaratılmışlar.



Tüm bunlar bir yana, bir amca vardı festivalde. Uzun boylu, yapılı ve baya bildiğin göbekli. Altında spor bir kot pantolon ve üzerindeki spor ekoseli gömleğiyle; “geerken uğradım” der gibiydi. Sokağın başındaki bakkal amcanın yanına tavla oynamaya diye evden çıkıp müziğin sesine kapılmış gibi… Sanki dans etmeye 1 hafta önce başlamış gibi çekimser bir hali vardı. Çok ileri seviye bir dansçı değildi. Ama çok sıcak kanlıydı. O an danstan ne kadar keyif aldığı mimiklerinden okunabiliyordu. İnsanın neşesini yerine getiren, arasıra da güldüren işte bu tavır… Çok fazla kombinasyon bilmiyordu ama bildiklerini çok iyi yapıyordu. 3-5 basic kombinasyonla da olsa, çok eğlendiğim danslarn arasına girmeyi başardı. Bence “dans adabı” temalı bir workshop verdirmeliler ona. Benim için festivalin yıldızı oydu.

Festival Güncesi - Part 1 [Girizgah]


Merhaba, ben Alice!
Harikalar diyarından bildiriyorum...
Geçtiğimiz günlerde bir festivale katıldım. Yaşayabileceğim en güzel tatildi diyemem belki ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, şimdiye kadar yaşadığım en güzel tatildi.
Mimari açıdan şahane bir atmosfere sahip sarayımızda, havuz başından odaya 10 dakikada gidebiliyorduk. Sanırım bu, büyüklüğünü ifade etmek için yeterli bir tabir oldu. Açık büfe yemekler de saray mutfağını aratmıyordu. Yine de otellerin, tatlı konusunda kendilerini geliştirmeleri gerektiğini düşünüyorum. Housekeeping departmanı ve genel personel üslubu konusunda da benden geçer not alamadı. Yine de bu otelin çok şirin kedicikleri var.
Organizasyonla ilgili sıkıntılar ve yarışma stresinden gerilmiş olduğumuzdan, ilk günümüzü anlamsızca ortalıkta dolanarak geçirdik. Üzerimizdeki şaşkınlığı atabilmemiz için geceyi beklememiz gerekiyormuş.
Öncelikle güzel şeylerden bahsetmek istiyorum. Çünkü eleştireceğim çok fazla şey var. Eleştirilere dalıp, aslında -her şeye rağmen- ne kadar güzel vakit geçirdiğimizi anlatmazsam bu haksızlık olur.
Bir tatile ne kadar kalabalık gittiğiniz elbette önemli. Ancak, bununla birlikte, bu kalabalığın birbiriyle ne kadar samimi olduğu ve dahası eğlence anlayışlarının birbirine ne kadar uyduğu da önemli. Mesela biz, hepimiz deliyiz. Çok sorun yaşamadık uyum sağlamakta. 11 kişi gittik ve 3 oda tuttuk. Ama çoğunlukla 1 odayı kullandık, hatta bir balkon. Dans dışında da ne kadar eğlenceli bir ekip olduğumuzu bütün otele kanıtladığımızı düşünüyorum.
Havuz başında dans ettik; çünkü gece bize yetmiyordu. Havuz oyunları… Tipik suya atmala, top oynamalar ya da deve güreşi gibi oyunları saymıyorum bile… Çeşitli akrobasi denemeleri, suda daha kolay ve güvenli olduğuna inandığımız kule denemeleri… Minyatür bir kişilik olmamın bana en büyük getirisi olarak, beni havalara atmalar, taklalar ve çeşitli akrobasiler… Dansta dikiş tutturamazsak bir sirke gireriz diye garantiye alıyoruz kendimizi (!)
Hamama giren terler diyorlar ama biz hamamda terleyemeyince saunaya attık kendimizi. Herkes aygın baydın yatarken biz, elimiz işlemiyorsa çenemiz işlesin felsefesiyle, yine insanları şaşırtmayı başardık. Oradan şok havuzuna girip, sıcaktan marşmelov olmuş bünyelerimizi canlandırdık. Sonra o enerji hamamda fazla gelince, aklımıza birden su savaşı yapmak geldi. Nereden de geliyor böyle şeyler aklımıza. Çok da uslu insanlarız halbuki! Bir tasa soğuk su, diğer tasa kaynar su koyup, birbirimizin üzerinde şok edici fanteziler kurar mıyız hiç?!
Haliyle bu kadar enerji tüketimi, yakıt takviyesi gerektiriyor. Yemek yemeye gittiğimizde o çıtı pıtı güzel kızların içinden fil çıkması… Erkekleri zaten anlatmıyorum bile [Kızlar çarpı 3 işte]. Gündüz bu kadar hareket, gece sabaha kadar dans ve birkaç saatlik uykularla, ki ben her zaman 24 saatin çok az olduğunu söylerim, gayet normal bu kadar çok yememiz. Tüm fit oluşumuzu böyle yemek yemeye borçluyuz biz. Zaten insan yemek yemeli. Bol bol et yemeli mesela.. Bir de adını bile bilmediğimiz kokteyller…Barmenler de bilmiyordu zaten. Denek hayvanı gibi kullandılar bizi. Yalnız, o “bloodymary”i içebilenlere de helal olsun. Ben bu tatilimde Mojito’dan şaşmamam gerektiğini çok net öğrendim.
Ve son olarak bu tatil, kimilerine aşkı da getirirken, ben dünyaca ünlü bir dansçıyla, ki sabahlara kadar dans edilesi bir adam kendisi, iki kere dans etmiş olmanın tesellisiyle döndüm kediciğimin kollarına.
Tüm olumsuzluklara rağmen, hiçbir şeyin moralimizi bozmasına izin vermedik. Oh olsun! Çatlasınlar!

Katre Gizem



Evvela Efendi Ol

"Bak evladım!" derdi dedem,
"Bir kızı dansa kaldırırken elini nazikçe ona uzat ve gözlerinin içine bak. Bir kız gelip seni dansa kaldırmışsa onu geri çevirme; kim bilir ne kadar zor topladı cesaretini.
Ne kadar iyi dans ettiğinin veya ne kadar acemi olduğunun hiçbir önemi yok. Eğer ki kızla iletişimi koparmışsan, senden kötü dans edeni yok o pistte. Çok fazla figür bilmek değildir önemli olan. Bildiğini ne kadar temiz yapıyorsun? Bunu yaparken de gezmesin gözlerin sağda solda, diğer dans edenlerde. Bugüne kadar ne çok gösteri yaptığının veya madalyalarının da bir ehemmiyeti yok sosyal bir gecede. Tek başına etme o dansı.
Komutların net ve temiz olsun. Geç kaldıysan da acele etme. Geç de olsa o figürü yapmak için hırpalama kızı mesela. Anlamadığı komutu anlatana kadar tekrar tekrar yaptırma. Ve bir bak, yapabiliyor mu? Çünkü sen onu yapamadığı şeylere her zorlayışında, hiçbir keyif almayacak senin yanında olmaktan. Varsın 3 tur dönmeyiversin. Baktın ayağı tökezledi, kaptığın gibi kızı başka figüre bağla.
Ve şunu unutma ki, bir kız senin aklından, içinden geçenleri parmak uçlarından okuyabilir. Tüm özel hayatını sayıverirsin ~3 dakikada farkına bile varmadan. Figüre girişinden anlar kişisel hayatında ne kadar kararlı ve yere sağlam basan biri olduğunu. Verdiğin enerjinin şiddetinden saygını bile tartabilir. Elini tutuşundan, kalbinin ritmine erişir. Ne heyecanını saklayabilirsin ondan, ne korkunu. O yüzden, efendi ol evladım! Sen efendi ol!"

Katre Gizem
26.04.2016

Salaklıktan Değil Dostum; Yalnızlıktan...



 “Kızlar olmayacak duaya amin demeye ne kadar meraklılar öyle.!” dedi bir arkadaşım..
“Salaklık işte!” dedim; “Ne yaparsın...”
Salaklık değil aslında işin özü. Belki yalnızlık, belki de umut... Çünkü bazen umut kırıntısına tutunmak istiyor insan. Görmek istemiyor bazı şeyleri. O an o kadar ihtiyacı oluyor ki inanmaya...
Ama en kötüsü de ne biliyor musun?
Sen yüreğini koyuyorsun ortaya. Tüm riskleri biliyorsun da, yine de cesaret edebiliyorsun. Üstelik kalbinin kırılma ihtimali her zaman daha yüksek bir oranla çıkıyor önüne. Korkuyorsun elbet. Ama ölene dek korkuyla yaşayamayacağını da çok iyi biliyorsun. Bir şekilde, bir yerlerden başlaman gerek... Ve diyorsun ki karşındakine; yaralıyım, incitme beni. O da her şeyin farkında bir yerde. Kör değil ya, görüyor elbet. İşine gelmiyor belli ki.
Çok geçmeden, omuzlarına çökmüş ağır bir yük muamelesi yapıyor sana. Korkuyor... Kaçıyor... Bir şekilde bir şeylerin arkasına saklanıyor. Senin kadar bile cesareti yok, biliyorsun. Bildiğin için kızamıyorsun da... “Peki” diyorsun çaresiz.
Sonra eşin dostun dönüp sana şöyle diyor;
“Tipik Ahmet işte” veya “Belliydi böyle olacağı...”
Düşünüyorsun.. Belki de seni bir arkadaşının yanına götürdüğünde arkandan şöyle dendi:
“Ahmet yine bulmuş bi kız..”
İşte en kötüsü bu.. Ve biz bunu kendimize bile bile yapıyoruz..
Salaklıktan değil dostum; yalnızlıktan..

Katre Gizem
27.02.2016

https://www.youtube.com/watch?v=RT_Y5hXnOGs

Kendimizi Yalnızlaştırıyoruz


"Kendi işimizi hep kendimiz görmek" temasıyla çıktım yola. Yalnızlığımla baş başa kaldığım günlerde, her şeyi bırakıp bu konu üzerine düşünmeye başladım. Kimsenin önünde belimiz bükülmeden, kendi işimizi kendimiz halledebiliyor olmamız güzel şey elbet. Ancak, gücümüzün yetmediği durumları kabullenmeyip, hala kendi başımıza halletme çabasında olmak ne derece doğru bir yaklaşım? Ve sonunda konuyu, "yalnızlık zor şey be kardeşim" şeklinde bağlayarak kapatmayı planlıyorum.

En ilkel mantıkla, hayatta kalmak için savaşmak zorunda olduğumuza inanarak yetiştirildik; en azından çoğumuz. Atmaca gibi olmamız gerekiyordu kimi zaman. Hedefe odaklanmamız, başarmak için rakiplerimizi alt etmemiz ve hep bir adım önde olmamız gerekiyordu. Büyük balık küçük balığı yiyordu. Hep 'daha iyi olan' kazanıyordu. Daha iyi olmak için birilerini geçmek gerekiyordu. Bu bir savaştı ve kimilerine göre bu savaşta her şey mubahtı.

Alt komşum çaprazımda oturan teyzenin yeni aldığı televizyonu görünce, daha iyisini almak istiyordu. Ayşe'nin sevgilisi ona sürprizler hazırlarken, "kankası" da -sırf bu yüzden- sevgilisinin başının etini yiyordu. Hikmet Amca'nın karısı, yıllardır annesi gibi yemek yapamıyordu. Küçük Ali'nin dersleri, sınıftaki diğer arkadaşları gibi iyi değildi ve onları geçmesi gerekliydi. Tüm bu insanlar ve niceleri, yıllardır -hatta asırlardır- kıyasıya savaş halinde. İşin ironisi de; bu, içerisinde kahkahalar barındıran bir savaş.

Ondan sonra, insanlar birbirine güvenemiyor; birbirinin açığını kolluyor; kimseye sırtını yaslamaya cesaret edemiyor... Dolayısıyla hep kendi başımıza kalıyoruz. Çevremizde dolanan 'köpek balıklarına' fırsat vermemek adına yalnızlaşıyoruz. Üstelik özgür irademizle...

Her zaman söylediğim gibi; makro evrenle mikro evren birbirinin yansımasıdır. Ve biz, savaşmak yerine 'eğitici ve işbirlikçi' bir etkileşmenin getirilerini hep göz ardı ediyoruz. Darwinizmin, "doğanın açlık ve ölüme karşı yaşam için verilen anlamsız ve kanlı savaşı" teorisine karşın, "Lamark sanki biraz haklı mıydı?"

Demem o ki, hayatımızın herhangi bir alanında birilerinden destek almak, birilerine omzumuzu yaslamak, birinden bir şey öğrenmek veya bir bilgiyi biriyle paylaşmak o kadar da kötü bir fikir değil. Üstelik bizim, "bir elin nesi var; iki elin sesi var" şeklinde bir atasözümüz de mevcutken, iş uygulamaya geldiğinde, "büyük balığa yem olmama" telaşına giriyoruz. Kendimizi, yine kendimiz yalnızlaştırıyoruz..

Katre Gizem

30.03.2016