Müzik olmadan atmayan bir kalbi var onun,

dans etmeden duramayan bir doğası,

bir de gevezelikleri var kendi çapında...

Size Sizi Anlatıyorum / Part-1




Tarih: 17 Kasım Salı
Yer: (Yok o kadar çirkefleşmeyeceğim)

En yakın tarihten başladım anlatmaya. Hala olayın şokundan çıkabilmiş değilim.

Bir arkadaşımıza sürpriz doğum günü partisi hazırlamak için toplanmıştık; yaklaşık 10 kişi kadar. Son zamanlarda kendimize mesken ettiğimiz bir cafeyi seçmiştik bunun için. Tüm organizasyonun mükemmel olması için var gücüyle çalışan kişi, tahmin edileceği üzere, doğum günü çocuğunun sevgilisiydi. Bir gün öncesinden cafeye gidip anlaştı ve pastayı oraya bıraktı. Servis ücretini de önceden ödedi ki her şey eksiksiz olsun.

Ders çıkışı toplandık. Herkes yorgun, herkes aç... Önce bir yerlerde yemek yesek de öyle mi geçsek diye düşünürken saatin çok geç olduğunu fark ettik. Yapacak bir şey yoktu. Cafede aperatif bir şeyler atıştırmakla yetinmeliydik. Hatır için perhiz bir güncük bozulabilir. Caizdir.

Cafeye vardık. Kimimiz pizza, kimimiz gözleme söyledi. “Açken sen, sen değilsin” cümlesini birebir karşılayan gençler var aramızda. Bir heyecanla verdiler siparişleri. O sırada pasta geldi. Çay isteyenlerin çayı geldi. Üflenip geri giden pastanın servisleri geldi. Çaresiz, “ekmek bulamıyorsak pasta yiyelim” dedik. 1 saatin sonunda pizzalar geldi. O koca bünyelere biraz küçük gibiydi sanki. “Açız” dediler; “önümüze ne koysalar hayır diyemeyecek kadar...” Gözleme söyleyenlerse hala gariban... Artık açlıktan midesi yapışmış insanların. O sırada, soğuk havaya alternatif çözüm olarak çaya sarılmayı seçenler olsa da bir türlü gelmeyen çay yerine birbirlerine sarıldılar. Sonra benim çayım geldi, yanımdakinin gelmedi. Dönüşümlü paylaşalım dedik. Pollyanna halt etmiş yanımızda. Derken gözlemeler geldi. İnsanların gözlerindeki o ışık... İşte mutluluk budur arkadaşım. Açken biz gerçekten biz değiliz. 

O da ne? Yumurta mı o? Yumurtalı gözleme mi varmış? Olsun! Açız sonuçta.. İyi de, pişmemiş ki o? Arkadan, omuzlarımızın üzerinden başını uzatmış; “Olsun! Olsun! Sen ye! Güzel onun tadı!” diyen dünya tatlısı garsonun sesiyle birden hepimiz başımızı o yöne çevirdik. Ne demek istiyordu bu adam? Şarkıcı mıyız biz? Neden çiğ yumurta yiyelim? Küçücük pizzayla hayal kırıklığına uğramış ve doymadığı için bir başka arkadaşının pastasına dadanarak çare arayan arkadaşın şaşkınlığı -haliyle- bizden biraz fazlaydı. Garsonu, gözlemeyi geri gönderip biraz daha pişirmeye ikna ederken, çay gibi, gelen diğer gözlemeyi de bölüşmek tek çare gibi görünüyordu.

Bu sırada biz, arkadaşla bir bardak çayı bölüşerek biraz ısındık. En nihayetinde o da bitti. Hala arkadaşın çayı gelmedi. Bir süre daha geçti aradan. Baktım tekrar pişmeye yolladığımız gözleme de yolu bulamadı. Bu işe bir el atmak lazım diyerek ayaklandım. Garson o kadar şanslıydı ki gözleme elinde mutfaktan çıktı o sırada. Ayrıca çaylarımızın da olduğunu söyleyerek tatlı tatlı masama döndüm. Bir süre sonra çaylarımız da geldi. Bir fazlayla ama olsun. Fazla olsun, eksik olmasın değil mi?

Nihayet gece bitti. Hesap ödeyeceğiz. Çoktan Z raporı almışlar. “Kart geçemeyiz” dediler. O sırada birimiz kurtarıcı gibi -ki bu “biri” doğum günü sahibiydi işin ilginç tarafı- ödemeyi yapmasaydı, hepimiz bulaşık yıkamaya geçmek zorunda kalabilirdik. İnsanın aklına gelmiyor cafede kartla ödeme yapamayacağı. Derken çıktık kapının önüne. Artık dağılma vakti. Vedalaşıyoruz. Biri çıkageldi arkadan elinde bir tabakla. Arkadaşlardan biri sigarasını tabağa söndürmüş. Hesap sormaya çıkmış adam arkamızdan.

Kafamızda binbir soru... Bir insan sigarayı neden tabağın kenarına söndürür? Haydi onun dalgınlığına geldi, yaptı bir hata. İşletme sahibinin, müşterinin peşinden dışarı çıkıp hesap sorması ne derece haklı? Ne derece mantıklı? Buna cevaben servisteki aksaklıklar ve bütün gece yaşattığı trajikomik olaylar karşısında tepki göstermemiş olan müşterinin daha da üzerine yürümesi ve sinir kat sayılarını zorlaması da ne kadar gerekli? Üstelik hepsi düzenli sporunu yapan onca kaslı erkeğin, yanında bulunan bayanların hatrına, kendilerini mümkün olduğunca tutması bile durdurulması için yeterli olmayan işletme sahibinin, daha da sinirlenerek “getirin paralarını" demesi ve para iadesi yapmaya çalışması nasıl yorumlanmalı? Bu gerginlik gerçekten yaşanmalı mıydı? İşletme sahibi o gün acaba sevgilisinden falan mı ayrılmıştı? Karşısında atarlandığı kişiler bir an için erdemi, kibarlığı bir kenara bıraksalar, bu o adamı daha mı mutlu edecekti? Cesaret hapı dedikleri şey piyasaya sürüldü de sadece bu adamın mı haberi oldu?
Özetle enteresan bir geceydi

Katre Gizem

Vazgeçtim



Vazgeçtim...
Beklemekten vazgeçtim; gözlemekten, anlamaya çalışmaktan... Acabalarla kendi kendimi yemekten ve ihtimallerden...
Akışına bıraktım biraz da... Oluruna bıraktım.
Olsun diye çabalamaktan vazgeçtim.
Derler ki, tam da vazgeçtiği anda çıkarmış “aşk” insanın karşısına. En çok da “istemediğin” anda kovalarmış ardından. “Her şey bitti” dediğimiz anda gelirmiş mucizeler. Hep son dakikada...
Vazgeçtim ben.! Vallahi bak! İnan vazgeçtim. Daha da beklemem gelmeni...
Umut dünyası işte..! Kimi kandırıyorsam...
Bugün radyonun bana seçtiği şarkı: “Beni Aşka İnandır”
“Şimdi bana öyle birşeyler söyle ki durup dururken, tam hayattan vazgeçerken beni aşka inandır.”
Bu da benden bonus olsun;

Katre Gizem
09.11.2015

Şarkılar Bizi Söyler


Şarkılar bizi söyler.

Ben söyleyemem çünkü.

Bundandır dilimde hep şarkılar...

Öyle mırıldana mırıldana geziyorum ortalıklarda. Duymakla duymamak arasında bırakıyorum seni. İstiyorum ki sadece kulak verdiğinde duyabilesin. Anlamakla anlamamak arasında bırakıyorum seni. Zaten ağzımdan çıkan her kelimeye anlamlar yüklemeye başladıysan, çözersin beni.

"Bir bulmaca gibi olmak zorunda mı?" dersen, başka türlüsü gelmiyor elimden. Şarkılardan öğrendim ben sevdayı.

"Bu şarkı benden sana" diyorum içimden. Gözümün ucuyla, çaktırmadan da olsa sana bakıyorum. Sen başka yöne bakıyorsun. Yine olmuyor. Anlaşamıyoruz. Oysa gözgöze gelsek bir anda. Telaş yapsam mesela. Kaçırsam gözlerimi... Gülümsesen hafiften... Hiçbir şey söylemeden... Şarkılar bizim yerimize söylese... Şarkılar bizi söylese...


Katre Gizem
04.11.2015

Tribalin iç dünyası



Tribin Türkçesi “naz”dır aslında azizim. “Kıskançlık” biraz da... Gel, sen kulak ver bu sözlerime.

Bir bakıma “ben hala küçük bir çocuğum içimde” der.

Öyle ki, ne yaşamış olursam olayım, yaşım kaç olursa olsun bir yanım eksiktir benim. Tek bir isteğim var senden; biraz ilgilen benimle, özen göster hareketlerine. Anla işte! Özel olmak istiyorum yüreğinde. Ve hissetmek istiyorum en çok da.

Ama küçük bir çocuğum hala. Olabildiğince sevgiye muhtaç... Nasıl söylerim sana “ilgilen benimle” diye... Çok yalnızım esasen kendi iç dünyamda. Sen şu kalabalığa aldanma. Nazımı çeken olmadı hayatımda. 

İşin aslı, sen de çok uzaksın. Farkında bile değilsin üstelik. Bir görsem gözlerinden yüreğini, dinecek belki hırçınlığım. Ne yaparsan yap yüreğinde yokmuşum gibi geliyor. Kayıp düşüverecekmişim gibi... Ah bi hissetsem, en çok da ben severim aslında seni.

Aklım gidiyor anlasana! Sen başını her çevirdiğinde farklı taraflara, sanki gidiyorsun benden. İstemiyorum değmesin başka gözler. Ya çalarlarsa seni? Koparırlarsa benden...? Sen de öyle, çok da güven vermiyorsun hani! Korkuyorum kabul. Bir ses çıkmayınca senden, içimi kemiren sesler dolanıyor beynimin içinde. Ya unutursa kalbin beni? Oysa ihtiyacım var sana.

Ama dedim ya, çocuğum ben hala. Bilmem öyle süslü cümleler.

“O kız kim?” derim de aklım gider bir yandan. Yine de yüzüme yüzüme vuramazsın; onu da bilirim. Kıramazsın beni gözlerimin içine bakarak. Bakmayıversen kimseciklere... Gülmeyiversen öyle tatlı tatlı...

Sevilmeyi bilmeyen bir nesil yetişiyor azizim. Şevkat görmemiş küçücük yürekleri olan koca koca insanlar yetişiyor. Aman şımarmasınlar diye bir yudum sevgiye aç bıraktık onları. Şimdi ise üşüyen ruhlarını gizlemek için buzdan duvarlar örüyorlar etraflarına.

Dersen ki; “tutarsızlık ama bu da!” Değil azizim. Değil... Sert bir kaya gibi sağlam, kırılmaz duruşları aldatmasın seni. Şen kahkahalarının altında ne gözyaşları, ne iç sızıları... Bundandır zaman zaman saçmalayışları.

Katre Gizem
04.11.2015

Ağzından Çıkanı Kulağın Duysun




Ağzından çıkanı kulağın duysun.
Ne dediğinin farkında mısın?
'Ama'lar yasak bundan sonra! 'Keşke'lere küs! 'Eğer'ler biraz nazlı...
'Belki'ler umut vermiyor aslında. “Olacak! İnanıyorum!”
“Evren -me/-ma olumsuzluk ekini anlamaz” derdi annem. Kullandığın kelimelere dikkat etmelisin. Şimdilerde dans hocam da düzeltiyor yanlış cümlelerimi. Edebiyattan ne kadar anlarsanız anlayın cümle kurmada hata yapabiliyorsunuz işte. Bazen hayat bu kadar basit:
“Ben var inanmak!”
Ne demek hayatım kötü? Yok öyle bir şey. Tamam, bu zamana kadar kötüydü; kötü olduğunu düşünüyordun. Aslında:
“Şimdilik istediğim gibi değil.”
“Her şey güzel olacak.”
“Yarın çok daha güzel olacak.”
İnancımızı hangi limanda bıraktık biz? Azmimizi...? Ne zaman pes ettik böyle? Bu kadar mı vazgeçtik kendimizden?
Kimileri 'yaşıyor' bu hayatı, kimileri 'nefes alıyor'...
Bugün benimle birlikte vazgeçin eski cümlelerden.

“Ben çok şanssızım” denmez mesela ona
“Her şeyin bir zamanı var”dır.. 'olmuyorsa' bir sebebi vardır.

“İş bulamıyorum” denmez;
“Henüz bulamadım” denir.
Ki belki de hazır değilsindir. Belki de ne istediğinden emin değilsindir. 

“Güvenemiyorum” dersen, 'güvenmek istemiyorum' da demiş olursun biraz. Hatta belki 'güvenemeyeceğim' de demiş olursun aynı anda.
“Ben güvenmeyi seçiyorum. Her şeye rağmen...”

“Yalan dostum aşk diye bir şey yok!” sadece bir şarkı sözü.
“Sevmeyi seçiyorum kendim için. İnatla.. Aşkla... Umutla... Yıkılmaktan korkmadan...”
“Hangi çılgın bana zincir vurabilir ki?”
Savaştın; başaramadın (şimdilik). Bir çok kez güvendin; yıktılar tüm güvenini. Şansına küstün çoğu zaman. “Talihim yok bahtım kara” dedi fondan Kıraç. Aşık oldun; acıttı, hem de çok acıttı. Korktun bir daha incinmekten; acımasından... Ama unutma:
“Acıyorsa yaşıyorsundur!”

Katre Gizem
02.11.2015