Müzik olmadan atmayan bir kalbi var onun,

dans etmeden duramayan bir doğası,

bir de gevezelikleri var kendi çapında...

Aldatılanlar Kulübü


Olayın sıcağıyla bir “Oh!” dedim: “İçimde onun nazını tribini çekerken ne biriktirdiysem döktüm.” İyi mi yaptım kötü mü bilemiyorum…

Aldatılmış bir annenin kızı olarak ve biri ilk sevgilim olmak üzere iki kere de aldatılmış biri olarak çok iyi biliyorum nasıl hissedilir. Ve en önemlisi de bu hisler size neler kaybettirir.

Zamanla insanlar yaşadıklarından bazı dersler çıkartır. Bu çoğu zaman asıl almamız gereken ders olmayabiliyor tabi ki. Mesela ilk sevgili tarafından aldatılmak aşka 1-0 yenik başlamak demektir. Aldatılmış bir annenin kızı olarak ilk sevgilinizin de sizi aldatmış olması ise “çift dikiş”. İnsan bir süre aşka küsüyor. Kimseye güvenmiyor. Kaçıyor… Ama yalnızlık sizin gönlünüzü hoş tutmaz. Bir süre sonra kapılıverirsiniz bir tatlı söze. Gerçekten cesareti olanlar yeniden aşık olabilirler. Ben korkusundan aşık olduğunu kendine bile itiraf edememiş gruptayım mesela. Sonrasında biraz daha güç toplayıp, hiç olmazsa sevmeye, değer vermeye ikna olabiliyorsunuz. Kendinizi tamamen ona teslim etmeden, güvenmeden de olsa en azından hayatınıza girmesine izin veriyorsunuz. Kumar oynamak gibi; doğru insana denk gelenlerse en şanslılarımız. Sonra bir gün biri geliyor ve zaten kendinizi zar zor inandırdığınız ilişkiyi yerle bir ediyor. Var öyle yetenekli insanlar.

İkinci kez aldatıldığımda üniversitedeydim. İlginçtir ki her ikisinde de ben yakalamadım. Dayanamayıp bana itiraf ettiler. İkincisinin utanmazlığı ise sonunda söylediği cümleydi: ben seni çok sevdim ama ona aşık oldum. Tek kelime etmedim. Sessizce çektim gittim hayatından. Söylenecek söz yoktu artık. Bunun olma ihtimalini göze alarak çıkmıştım zaten bu yola. Hiç şaşırmadım o yüzden.

Romantik bir insandım mesela ben eskiden. Gözünün içine bakardım sevgilimin. Attığı her adımı, söylediği her kelimeyi ezberimde saklardım. Sevmesini iyi bilirdim. Ne kaprisim vardı ne nazım. Ama çekerdim nazını da tavrını da… “Benim için bir sakıncası yoksa ve o mutlu olacaksa, istediği gibi olsun” derdim. Tüm aşk felsefem bundan ibaretti. Sonra bir gün değiştim. Artık tatlı sözler söylemeyi kesmiştim. Gördüğümde kalbim yerinden fırlamıyordu birini. Uyumadan önce düşünmüyordum mesela. Sevgiliyle her gün görüşme fikri bile bunaltır olmuştu. Arada özletmeliydi kendini. Nazıyla tavrıyla bunaltmamalıydı. Hayatıma da kati suretle karışmamalıydı… O etek giyilecek! O dans gecesine gidilecek!

Yalnızlıktan üşüyen kalp ille de birini ister yanına. Sarılıp uyumak ister. Her bunalışında birine tutunur. Bir kalbin seviyor olması sevileceği anlamına gelmiyor maalesef. Sırf çok üşüdüğümden sevmişliğim vardır benim. Sonrasında “yahu bu kadar mı yalnızdım” diye sormuşluğum da… Yıllar sonrasında ise benim gibi aldatılmış bir adama çarptı bu kalp. Üstelik hiçbir şey bilmiyorken… Dedim ki kendi kendime: “Neredeyse hissetmeyi unutuyordun. Seni heyecanlandıran birini buldun sonunda. Bu hisse tutun. Başka bir şey yok çünkü sahip olduğun bu hayatta.” Ama karşı taraf benim kadar cesaretli değildi ya da gerçekten bir şey hissetmiyordu. Bilemem tabi. Benimle ilgisi olsa da olmasa da biliyorum ki tövbeliydi aşka. Dayanamadım ve söyledim sonunda: “Korkuların yüzünden hayatı da aşkı da ıskalıyorsun.”

Korkularınız yüzünden aşkı ıskalamayın.

Kalp zamanla hissedemez hale geliyor. Hiçbir şey heyecanlandırmıyor artık ve tüm hevesler yavaş yavaş ölmeye başlıyor. Önce güven duygusuna kapanıyor kapılar, sonra aşka… Ve tüm duygular birer birer kapalı kapılar arkasına kilitleniyor. Buz kesiyor kalp. Gün geçtikçe daha da sertleşiyor ve artık bir kaya haline geldiği zaman dönüşü olmayacak. Buz kesmiş bir kalbin umudu vardır hala. Taş kesmiş bir kalbin geri dönüşü ise imkansız denecek kadar zor. Unutmayın mutluluk da bir histir. Hissetmeyi unuttukça daha az mutlu bir insan yapar sizi. Gülüyor olmanız mutlu olduğunuz anlamına gelmez, kandırmayın kendinizi.  Zamanla hissedebildiğiniz tek şey içinizdeki boşluk olur. O boşluğu ne ile doldurmanız gerektiğini bir türlü bilemezsiniz. Bir boşluk vardır ve bir türlü dolmaz. Sanki birini özlüyormuşsunuz gibidir. Ama gözünüzü kapattığınızda kimsenin yüzü yoktur orada. Özlemeyi de unutursunuz… Ta ki son his de yok olana dek.  Öyle ki hali hazırda hissedebiliyorken tutunun o hisse. O kişiye değmez belki ama hissetmeye değer. Ne var ki şu hayatta hislerimizden başka… En fazla ne olabilir? Kalp kırılır, bir daha sever…

Buz tutmuştu kalbim. Son aşamaya gelmiştim belki de. Mutsuzdum. Bir boşluk vardı içimde. Tam o sırada heyecanla çarpmaya başladı yeniden. Sevilmedi ama çarptı. Bir umutla… Şimdi diyeceksiniz ki değdi mi? İnanın değdi. Uzun zaman sonra bir şeyler hissedebiliyor olmak bile güzeldi. Bir mesaj atmadığında kırıldığımı hissediyordum da sonra bunu hissedebildiğime seviniyordum. Aramıyor sormuyor diye kendimi yiyordum. Sonra da diyordum ki beklemek de güzel, beklerken hissettiğim bu merakla karışık heyecan da. Hak edip etmediği tartışılır. Beni sevmemiş olması (ya da belki de korkması) sevilmeyi hak etmediği anlamına da gelmiyor ayrıca. Ama sonuna kadar değdi.


Onun için söylüyorum ıskalamayın hayatı. Bir his kırıntısı da olsa tutunmaya değer. Söylediklerimle belki olacağı varsa da tamamen kaybettim onu. Ama bunu ona beni sevsin diye değil, ben olmasam da birine karşı bir şey hissediyorsa o hisse tutunsun, mutlu olsun diye söyledim. Mutlu oluyor çünkü insan. Bir daha kaldıramam sanıyoruz ama kaldırabiliyoruz.                       

Katre Gizem

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder