Müzik olmadan atmayan bir kalbi var onun,

dans etmeden duramayan bir doğası,

bir de gevezelikleri var kendi çapında...

Kendime Geveze

Üzerimi kat kat giyindim. Özellikle de herkesin hayran kaldığı otantik yeşil hırkamı almazsam olmazdı. Otantik olduğuna değil, sıcak tutuyor ne yapayım. Bir elimde kahvem bir elimde defterler kağıtlar ve diğer kırtasiye malzemeleriyle merdivenlerden çatı katına çıkıyorum. Dur bir dakika! Yanıma bir polar battaniye de mi alsaydım? Onu da bir dahaki sefere getiririm artık. Yıllar geçmiş ve çatıya çıkan merdiven bir süre sonra ardiye gibi olmuş. Aslında büyük ölçüde kiler işlevi görse de burada her şeyi bulabileceğimizi düşünüyorum. Bir de şu toz kokusu genzimi yakmasa...

Bu katı biz kim bilir kaç sene önce yaptırmaya başlamıştık. Bir hevesle duvarları işlendi çatısı yapıldı ve hatta camları bile takıldı. Ama o kadar. Şimdi ise bir yiğidin çıkıp da el atmasını bekliyor. O yiğit ben miyim? Tabi ki hayır. Henüz o kadar büyük planlarım yok burayla. Öncelikle şu gözden çıkardığımız eski divanın bir ucuna çömeleyim ve kahvemi içerken neler yapabiliriz bir bakayım. Hımm, biraz umutsuz mu ne? Yok canım..

En iyisi çok da büyük bir değişiklik yapmadan şu köşedeki divanın tozunu almak ve yanına annemin çocukluğundan kalma o masayı, yani o masaya benzeyen şeyi -yaşıyorsa eğer- divanın hemen yanına, şöyle camın önüne çekmek olacak sanırım. Bunun üzerine bir de örtü bulmak gerek. Sanırım ortamım da en az hırkam kadar otantik oldu. Evde eski bir gaz lambası var mı acaba? Neyse, olmazsa mum yakarız.. Şimdilik hava aydınlıkken bunlarla kafa yormasam da olur.

Kitabım için aldığım birkaç küçük notu camdan arta kalan o küçücük duvar parçasına asayım. Her ikisinden de feragat edemiyorum ne yapayım. En azından masamın yarısını cama -tamam tamam yarısından biraz fazlasını- kalanını da notlarıma denk getirebilirim. Her seferinde kahve almak için alt kata inmek zorunda kalsam da en azından suyum masamda dursun. Devirmem diye umut ediyorum. Yine de bana güven olmaz. Ve kalemlerim, çünkü ben teknolojiyi kullanmayı çok iyi bilsem de bir o kadar da ondan nefret eden bir insanım. Çünkü bilgisayarda yazarken bütün ruhumu kaybediyorum, konuyu kaybediyorum, gözlerim yoruluyor, parmaklarım da aynı şekilde ve sonunda vazgeçip kapatıyorum. Biraz daha zorlarsam zaten bilgisayar eeggh pis o kaka diyeceğim sanırım. Tamam sustum.

Görüldüğü üzere saçmalama potansiyeli oldukça yüksek ve kendine geveze bir insanım. Kendi kafamda konuştuğum kadar başkalarıyla da konuşuyor olsaydım belki de yazma ihtiyacı hissetmezdim. Hatta belki kafamın içinde anlattıklarımı tamamen kaleme almış olsaydım şimdi kocaman bir kütüphanem olmuştu. Yaklaşık 3 yıldır kafamın içinde binlerce kez yazıp binlerce kez okuduğum romanımı hala kaleme almamış olmamın sebebi de tam olarak bu huyum. Her gece yatağa yattığımda, uzun yola çıktığımda, boş boş bir şeylerin saatinin gelmesini beklerken, kısacası mümkün olan her fırsatta kafamda sürekli aynı senaryoyu izledim durdum. Ama şuan masamda oturmuş aldığım notlara boş boş bakıyorum. Nereden başlasam, hangi anlatım tarzını kullansam, kahramanlarıma birer isim vermem lazım... Bir şeyler kalemimi tutuyor sanki.. En iyisi bir kahve daha alayım.

Burada bu divanın olması çok iyi olmuş. Biraz uzanıp düşünmek iyi gelecektir. Bir de sanki sesli düşünüyormuşum gibi boğazım kuruyor, suya yada kahveye saldırıyorum. Gerçi kahvemi üzerine devirmekten korkacağım iki satır da yok ortada. Bu hikaye kafamın içindeyken sorun yok da yattığım yerden okurken sorun yok da neden masanın başına geçince kelimeler karmaşık çizgiler halini alıyor? Susmayı öğrenmişim. Ne zamandı ve neredeydi acaba? Kafamın içinde cümlelerin binlercesi akarken ve hiç de bencil bir yapım olmamasına rağmen saklamayı öğrenmişim. Sanki tükenecekmiş gibi.. Bunca zaman onca kelimenin ağırlığıyla ve doluluğuyla yaşamaya öyle alışmışım ki bir anda hepsini attığımda koca bir boşluk olacakmış gibi.. Paylaştığımda tüm hevesimle yarattığım hayallerimin saçmalık veya gerçekleştirilemez olduğunu iddia eden insanlara inatla hayal kurmaya devam ettiğim kadar büyük bir inatla bunları kendime de söyleseymişim, belki şuan çok daha farklı olurmuş. Çünkü orada bir yerlerde küçük hayaller ve küçük umutlar var ve birilerinin onların olmayacağına beni ikna etmesinden öylesine korkmuşum ki cümlelere kilit vurmuşum. Kalbimin atışı değişti. İçin için kızdıklarım geliyor aklıma. Çocukluğum geliyor. Tüm yaratıcılığımın zamanla nasıl kaybolduğu bir film şeridi gibi geliyor gözlerimin önüne. Bir çocuğun ders çalışmaktan başka yapacak bir şeyi olmadığına inanan düşünceler tarafından çalındı boyalarım, notalarım, yüklemlerim.. Boş işlerle uğraştığımıza inandırdılar. Belki de küstü ellerim bana. Yıllar oldu bir şeyler çizmeyeli ve en son hikayemi ne zaman yazdığımı hatırlamakta bile zorluk çekiyorum. Kimsenin olmadığı boş sokaklarda söylediğim şarkıları en son ne zaman insan içinde söylemiştim?

Madem öyle en başa sarıyorum. Bu kitap kısa bir süre daha sırasını bekleyecek. Bu hikayenin önce karakterlerini çizeceğim; aynı kafamda canlandırdığım gibi kısa sahnelerle. Evini hazırlayacağım. Sokaklarını gezip o sokaklarda şarkı söyleyeceğim. Ancak ondan sonra özgür bırakabilirim cümlelerimi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder