Müzik olmadan atmayan bir kalbi var onun,

dans etmeden duramayan bir doğası,

bir de gevezelikleri var kendi çapında...

Onlar Benim Ailem



Aile nedir?
Kan bağı gerekli midir bir insanı ailenizden saymanız için?
Bugün bir fotoğrafıma “ailem” diye not düştüğüm için dayım alınmış olacak ki, “bunlar mı ailen?” yazmış altına.. Lafım ona değil halbuki. Alınmasını da hiç istemezdim.
Yine annem bugün babama “sudan sebeplerden” ötürü küstüğümü söyledi. Bu onun düşüncesi tabi.
İşte biraz da bu yüzden açıklamak istedim bazı şeyleri. Aile nedir? Neden bu insanları ailem saydım ben? Kendi istedikleri gibi yaşamayı seçmediğin zaman seni “hayırsız evlat” ilan eden, ilk fırsatta sırtını dönen ve ne kadar istesen de, bir türlü güvenemediğin o aile bireylerinin yerine, birilerini ailesi sayabiliyor insan.
Beni olduğum gibi kabul etmeyip kendi dar kalıplarına bir türlü sığdıramayan ve bu nedenle de bana sırtını dönmüş tüm aile bireylerine lafım. Yüzüme geçip söylemeye cesareti olanlardan, arkamdan konuşanlara ve hatta sesini çıkarmayıp yorum yapmasa dahi içten içe ayıplayanlara kadar herkese...
Ben hastalandığımda ve üstelik cebimde beş kuruş para yokken, hatta aileden herhangi birinden yararlanabileceğim sigortam dahi yokken, kulağımdan tutup beni hastaneye götüren abim, dans sayesinde tanıştığım bir insandı.
Yarışmalara gireceğim zaman kostümümden tut, gidiş geliş masraflarıma kadar desteğini esirgemeyen yine dans okulumdu.
Ben gecenin bir saati korkuyla evime giderken aradığım kişi de yine danstan bir arkadaşımdı. Üstelik dans gecesi çıkışı bile değildi. (P.S. Dans geçesi çıkışı kapımın önüne kadar bırakıp ben içeri girmeden gitmeyen insanlar var hayatımda)
Bir iş bulmak için çırpınırken bana yol gösterip destek olan insanlar da yine aynı ortamdan...
O fotoğraftaki insanlar; aralarında sabahlara kadar dertleştiğim, “çok kötüyüm gel” dediğim, omzunda ağladığım, son kuruşlarımızı birleştirip bir şeyler yediğimiz insanlar var..
Canım dediğim en mutlu günümde dahi yanımda olmazken, hiçbir kan bağı olmadan, mutlu günümde, mutsuz günümde, saçmaladığımda, çekilmez bir hal aldığımda, en neşeli halimde, en yetenekli, en beceriksiz günümde... yanımda olan insanlar...
Ben onlara “aile”den başka tanım bulamıyorum.
Bu sözlerimi üzerine almaması gereken aile fertlerim kendilerini bilirler. İçlerinde fesatlık olan geri kalanı da zerre umrumda değil.

Aşkım Deme Bana



Anlamını kaldıramayacağınız kelimeler kurmayın insanlara
“Canım” dediğiniz insanın canını yakmayın mesela...
“Bitanem” dediğiniz kişi sizin için yeri doldurulamaz olsun; bir tane olsun..
“Bebeğim” dediğiniz insana yeterince ilgi gösteriyor musunuz? Bir düşünün.
Eğer hayatınızın orta yerine koymamışsanız birini, “hayatım” demeyin kimseye. Sonra bir gün kalbini kırarsanız, dönüp size şöyle diyebilir:
“Hayatımın içine etmeseydin iyiydi..”
“En azından hayatında zerre yerim olsaymış bari...”
ya da “Hayatına ne kadar değer verdiğini anlamış oldum sonunda..”

Aynı şekilde anlamlarını karşılayamayacağınız cümleler de kurmayın.
“Seni seviyorum; söz veriyorum; sana inanıyorum; hep yanında olacağım...”
Aksi halde size şöyle bir şarkı olarak dönebilir;
“Hani verdiğin sözler, hani ellerin nerede?...”

Birgün gelir de canını yakmaktan ölesiye korktuğunuz, sizin için yeri asla doldurulamaz olan ve her saniyenizi onu düşünmek ya da onunla ilgilenmekle geçirmek isteyeceğiniz, üsteli hayatınızdaki yeri paha biçilemez olan o kişiyi bulduğunuzda, onu “herkes”ten ayıran bir şey olsun.


Size Sizi Anlatıyorum / Part-1




Tarih: 17 Kasım Salı
Yer: (Yok o kadar çirkefleşmeyeceğim)

En yakın tarihten başladım anlatmaya. Hala olayın şokundan çıkabilmiş değilim.

Bir arkadaşımıza sürpriz doğum günü partisi hazırlamak için toplanmıştık; yaklaşık 10 kişi kadar. Son zamanlarda kendimize mesken ettiğimiz bir cafeyi seçmiştik bunun için. Tüm organizasyonun mükemmel olması için var gücüyle çalışan kişi, tahmin edileceği üzere, doğum günü çocuğunun sevgilisiydi. Bir gün öncesinden cafeye gidip anlaştı ve pastayı oraya bıraktı. Servis ücretini de önceden ödedi ki her şey eksiksiz olsun.

Ders çıkışı toplandık. Herkes yorgun, herkes aç... Önce bir yerlerde yemek yesek de öyle mi geçsek diye düşünürken saatin çok geç olduğunu fark ettik. Yapacak bir şey yoktu. Cafede aperatif bir şeyler atıştırmakla yetinmeliydik. Hatır için perhiz bir güncük bozulabilir. Caizdir.

Cafeye vardık. Kimimiz pizza, kimimiz gözleme söyledi. “Açken sen, sen değilsin” cümlesini birebir karşılayan gençler var aramızda. Bir heyecanla verdiler siparişleri. O sırada pasta geldi. Çay isteyenlerin çayı geldi. Üflenip geri giden pastanın servisleri geldi. Çaresiz, “ekmek bulamıyorsak pasta yiyelim” dedik. 1 saatin sonunda pizzalar geldi. O koca bünyelere biraz küçük gibiydi sanki. “Açız” dediler; “önümüze ne koysalar hayır diyemeyecek kadar...” Gözleme söyleyenlerse hala gariban... Artık açlıktan midesi yapışmış insanların. O sırada, soğuk havaya alternatif çözüm olarak çaya sarılmayı seçenler olsa da bir türlü gelmeyen çay yerine birbirlerine sarıldılar. Sonra benim çayım geldi, yanımdakinin gelmedi. Dönüşümlü paylaşalım dedik. Pollyanna halt etmiş yanımızda. Derken gözlemeler geldi. İnsanların gözlerindeki o ışık... İşte mutluluk budur arkadaşım. Açken biz gerçekten biz değiliz. 

O da ne? Yumurta mı o? Yumurtalı gözleme mi varmış? Olsun! Açız sonuçta.. İyi de, pişmemiş ki o? Arkadan, omuzlarımızın üzerinden başını uzatmış; “Olsun! Olsun! Sen ye! Güzel onun tadı!” diyen dünya tatlısı garsonun sesiyle birden hepimiz başımızı o yöne çevirdik. Ne demek istiyordu bu adam? Şarkıcı mıyız biz? Neden çiğ yumurta yiyelim? Küçücük pizzayla hayal kırıklığına uğramış ve doymadığı için bir başka arkadaşının pastasına dadanarak çare arayan arkadaşın şaşkınlığı -haliyle- bizden biraz fazlaydı. Garsonu, gözlemeyi geri gönderip biraz daha pişirmeye ikna ederken, çay gibi, gelen diğer gözlemeyi de bölüşmek tek çare gibi görünüyordu.

Bu sırada biz, arkadaşla bir bardak çayı bölüşerek biraz ısındık. En nihayetinde o da bitti. Hala arkadaşın çayı gelmedi. Bir süre daha geçti aradan. Baktım tekrar pişmeye yolladığımız gözleme de yolu bulamadı. Bu işe bir el atmak lazım diyerek ayaklandım. Garson o kadar şanslıydı ki gözleme elinde mutfaktan çıktı o sırada. Ayrıca çaylarımızın da olduğunu söyleyerek tatlı tatlı masama döndüm. Bir süre sonra çaylarımız da geldi. Bir fazlayla ama olsun. Fazla olsun, eksik olmasın değil mi?

Nihayet gece bitti. Hesap ödeyeceğiz. Çoktan Z raporı almışlar. “Kart geçemeyiz” dediler. O sırada birimiz kurtarıcı gibi -ki bu “biri” doğum günü sahibiydi işin ilginç tarafı- ödemeyi yapmasaydı, hepimiz bulaşık yıkamaya geçmek zorunda kalabilirdik. İnsanın aklına gelmiyor cafede kartla ödeme yapamayacağı. Derken çıktık kapının önüne. Artık dağılma vakti. Vedalaşıyoruz. Biri çıkageldi arkadan elinde bir tabakla. Arkadaşlardan biri sigarasını tabağa söndürmüş. Hesap sormaya çıkmış adam arkamızdan.

Kafamızda binbir soru... Bir insan sigarayı neden tabağın kenarına söndürür? Haydi onun dalgınlığına geldi, yaptı bir hata. İşletme sahibinin, müşterinin peşinden dışarı çıkıp hesap sorması ne derece haklı? Ne derece mantıklı? Buna cevaben servisteki aksaklıklar ve bütün gece yaşattığı trajikomik olaylar karşısında tepki göstermemiş olan müşterinin daha da üzerine yürümesi ve sinir kat sayılarını zorlaması da ne kadar gerekli? Üstelik hepsi düzenli sporunu yapan onca kaslı erkeğin, yanında bulunan bayanların hatrına, kendilerini mümkün olduğunca tutması bile durdurulması için yeterli olmayan işletme sahibinin, daha da sinirlenerek “getirin paralarını" demesi ve para iadesi yapmaya çalışması nasıl yorumlanmalı? Bu gerginlik gerçekten yaşanmalı mıydı? İşletme sahibi o gün acaba sevgilisinden falan mı ayrılmıştı? Karşısında atarlandığı kişiler bir an için erdemi, kibarlığı bir kenara bıraksalar, bu o adamı daha mı mutlu edecekti? Cesaret hapı dedikleri şey piyasaya sürüldü de sadece bu adamın mı haberi oldu?
Özetle enteresan bir geceydi

Katre Gizem

Vazgeçtim



Vazgeçtim...
Beklemekten vazgeçtim; gözlemekten, anlamaya çalışmaktan... Acabalarla kendi kendimi yemekten ve ihtimallerden...
Akışına bıraktım biraz da... Oluruna bıraktım.
Olsun diye çabalamaktan vazgeçtim.
Derler ki, tam da vazgeçtiği anda çıkarmış “aşk” insanın karşısına. En çok da “istemediğin” anda kovalarmış ardından. “Her şey bitti” dediğimiz anda gelirmiş mucizeler. Hep son dakikada...
Vazgeçtim ben.! Vallahi bak! İnan vazgeçtim. Daha da beklemem gelmeni...
Umut dünyası işte..! Kimi kandırıyorsam...
Bugün radyonun bana seçtiği şarkı: “Beni Aşka İnandır”
“Şimdi bana öyle birşeyler söyle ki durup dururken, tam hayattan vazgeçerken beni aşka inandır.”
Bu da benden bonus olsun;

Katre Gizem
09.11.2015

Şarkılar Bizi Söyler


Şarkılar bizi söyler.

Ben söyleyemem çünkü.

Bundandır dilimde hep şarkılar...

Öyle mırıldana mırıldana geziyorum ortalıklarda. Duymakla duymamak arasında bırakıyorum seni. İstiyorum ki sadece kulak verdiğinde duyabilesin. Anlamakla anlamamak arasında bırakıyorum seni. Zaten ağzımdan çıkan her kelimeye anlamlar yüklemeye başladıysan, çözersin beni.

"Bir bulmaca gibi olmak zorunda mı?" dersen, başka türlüsü gelmiyor elimden. Şarkılardan öğrendim ben sevdayı.

"Bu şarkı benden sana" diyorum içimden. Gözümün ucuyla, çaktırmadan da olsa sana bakıyorum. Sen başka yöne bakıyorsun. Yine olmuyor. Anlaşamıyoruz. Oysa gözgöze gelsek bir anda. Telaş yapsam mesela. Kaçırsam gözlerimi... Gülümsesen hafiften... Hiçbir şey söylemeden... Şarkılar bizim yerimize söylese... Şarkılar bizi söylese...


Katre Gizem
04.11.2015

Tribalin iç dünyası



Tribin Türkçesi “naz”dır aslında azizim. “Kıskançlık” biraz da... Gel, sen kulak ver bu sözlerime.

Bir bakıma “ben hala küçük bir çocuğum içimde” der.

Öyle ki, ne yaşamış olursam olayım, yaşım kaç olursa olsun bir yanım eksiktir benim. Tek bir isteğim var senden; biraz ilgilen benimle, özen göster hareketlerine. Anla işte! Özel olmak istiyorum yüreğinde. Ve hissetmek istiyorum en çok da.

Ama küçük bir çocuğum hala. Olabildiğince sevgiye muhtaç... Nasıl söylerim sana “ilgilen benimle” diye... Çok yalnızım esasen kendi iç dünyamda. Sen şu kalabalığa aldanma. Nazımı çeken olmadı hayatımda. 

İşin aslı, sen de çok uzaksın. Farkında bile değilsin üstelik. Bir görsem gözlerinden yüreğini, dinecek belki hırçınlığım. Ne yaparsan yap yüreğinde yokmuşum gibi geliyor. Kayıp düşüverecekmişim gibi... Ah bi hissetsem, en çok da ben severim aslında seni.

Aklım gidiyor anlasana! Sen başını her çevirdiğinde farklı taraflara, sanki gidiyorsun benden. İstemiyorum değmesin başka gözler. Ya çalarlarsa seni? Koparırlarsa benden...? Sen de öyle, çok da güven vermiyorsun hani! Korkuyorum kabul. Bir ses çıkmayınca senden, içimi kemiren sesler dolanıyor beynimin içinde. Ya unutursa kalbin beni? Oysa ihtiyacım var sana.

Ama dedim ya, çocuğum ben hala. Bilmem öyle süslü cümleler.

“O kız kim?” derim de aklım gider bir yandan. Yine de yüzüme yüzüme vuramazsın; onu da bilirim. Kıramazsın beni gözlerimin içine bakarak. Bakmayıversen kimseciklere... Gülmeyiversen öyle tatlı tatlı...

Sevilmeyi bilmeyen bir nesil yetişiyor azizim. Şevkat görmemiş küçücük yürekleri olan koca koca insanlar yetişiyor. Aman şımarmasınlar diye bir yudum sevgiye aç bıraktık onları. Şimdi ise üşüyen ruhlarını gizlemek için buzdan duvarlar örüyorlar etraflarına.

Dersen ki; “tutarsızlık ama bu da!” Değil azizim. Değil... Sert bir kaya gibi sağlam, kırılmaz duruşları aldatmasın seni. Şen kahkahalarının altında ne gözyaşları, ne iç sızıları... Bundandır zaman zaman saçmalayışları.

Katre Gizem
04.11.2015

Ağzından Çıkanı Kulağın Duysun




Ağzından çıkanı kulağın duysun.
Ne dediğinin farkında mısın?
'Ama'lar yasak bundan sonra! 'Keşke'lere küs! 'Eğer'ler biraz nazlı...
'Belki'ler umut vermiyor aslında. “Olacak! İnanıyorum!”
“Evren -me/-ma olumsuzluk ekini anlamaz” derdi annem. Kullandığın kelimelere dikkat etmelisin. Şimdilerde dans hocam da düzeltiyor yanlış cümlelerimi. Edebiyattan ne kadar anlarsanız anlayın cümle kurmada hata yapabiliyorsunuz işte. Bazen hayat bu kadar basit:
“Ben var inanmak!”
Ne demek hayatım kötü? Yok öyle bir şey. Tamam, bu zamana kadar kötüydü; kötü olduğunu düşünüyordun. Aslında:
“Şimdilik istediğim gibi değil.”
“Her şey güzel olacak.”
“Yarın çok daha güzel olacak.”
İnancımızı hangi limanda bıraktık biz? Azmimizi...? Ne zaman pes ettik böyle? Bu kadar mı vazgeçtik kendimizden?
Kimileri 'yaşıyor' bu hayatı, kimileri 'nefes alıyor'...
Bugün benimle birlikte vazgeçin eski cümlelerden.

“Ben çok şanssızım” denmez mesela ona
“Her şeyin bir zamanı var”dır.. 'olmuyorsa' bir sebebi vardır.

“İş bulamıyorum” denmez;
“Henüz bulamadım” denir.
Ki belki de hazır değilsindir. Belki de ne istediğinden emin değilsindir. 

“Güvenemiyorum” dersen, 'güvenmek istemiyorum' da demiş olursun biraz. Hatta belki 'güvenemeyeceğim' de demiş olursun aynı anda.
“Ben güvenmeyi seçiyorum. Her şeye rağmen...”

“Yalan dostum aşk diye bir şey yok!” sadece bir şarkı sözü.
“Sevmeyi seçiyorum kendim için. İnatla.. Aşkla... Umutla... Yıkılmaktan korkmadan...”
“Hangi çılgın bana zincir vurabilir ki?”
Savaştın; başaramadın (şimdilik). Bir çok kez güvendin; yıktılar tüm güvenini. Şansına küstün çoğu zaman. “Talihim yok bahtım kara” dedi fondan Kıraç. Aşık oldun; acıttı, hem de çok acıttı. Korktun bir daha incinmekten; acımasından... Ama unutma:
“Acıyorsa yaşıyorsundur!”

Katre Gizem
02.11.2015 

 

Nasılım?



 Ben artık türkü dinlemiyorum. Bağlama çalmayı da unuttum ne zamandır. Gitar çalmayı öğrenmek istemiyorum artık. Kalmadı öyle bir hevesim.

Sabahları zifiri karanlık odama pat diye dalıp ışığı açarak uyandıran biri yok artık. O yüzden sıçrayarak uyanmıyorum.

Pilavın üzerine yoğurt dökmüyorum eskisi gibi. Pırasa, ille de soğuk ve havuçlu olsun diye tutturmuyorum. Sofrada kalanları bitsin diye, ne bulursa önüme iten biri de yok. Rahatım yani.

Bilgisayar başında çok takılmıyorum. Telefonu bile elime alasım gelmiyor. Teknolojiden uzak bir hayat çizdim kendime.

Akşam haberlerini de dinlemiyorum artık. Ama onun seninle bir alakası yok. Yüreğim kaldırmıyor sadece.

Bir espri yaparken ya da komik bir şey anlatırken ben de gülüyorum istiyorsam. Kim ne düşünürse düşünsün.

Bir tartışmada, gözlerim dolduysa eğer, korkmadan ağlayabiliyorum mesela. “Ağlama karşımda” diye azarlayanım yok. Buna izin de vermiyorum zaten.

En önemlisi, ben artık gece yatarken ağlamıyorum. Sessizce ve kimse bilmeden, saklanarak ağlamama neden olmuyor kimse.

Uyumadan önce radyoyu açıyorum bu aralar. Bir de ufak bir mum yakıyorum başucumda. Küçük bir seyahat yastığım var. Ona sarılıyorum. Ayıcığımın yerini tutmuyor belki ama onun yeleği gibi yeşil fırfırları var kenarında.

Yastığımın altında fotoğrafını taşımıyorum artık. Öyle çok da düşünmüyorum; özlüyor mudur acaba diye. Merak ediyor mudur beni? Vereceğim cevap korkutuyordur belki de.

Nasıl mıyım?

Çok iyiyim aslında. Çok da özlemedim seni. Yokluğunun yarattığı enkazı da topladım sayılır. Merak etme beni.

Katre Gizem
30.10.2015

bAŞKa Bir Gözle


 
bAŞKa Bir Gözle...


Hafifçe eğilerek elini uzattı. Kaşlarının altından tatlı tatlı bakıyor ve hafifçe gülümsüyordu.

Ona uzatılan eli usulca kavradı kadın ve takip etti adamı. Biraz ilerlediler ve durdular. Karşı karşıya kalmışlardı. Gözlerinin içine bakıyordu adam. Birinin kalbinden arta kalan boşluğu diğerininki dolduruyordu.

Adam sağ eliyle sıkıca sardı kadını. Kadınsa sol kolunu adamın boynuna doladı. Hala el eleydiler.

Kadının boyu biraz kısaydı adamdan. Gözlerinin hizasında adamın boynu kalıyordu. Kulaklarının bittiği yerden, çenesine ve omzuna uzanan çizgileri takip etti gözüyle.

Korkuyordu kadın: Ya heyecandan hızla atan kalbini fark ederse adam..?

Adam, başını kadının başına yasladı. Biraz daha yaklaştılar.

Sakinleşmişti kadın.

Sonra fark etti ki dünyanın en rahat yerindeydi artık. Çocukluğundan gelen tanıdık bir hissi anımsatmıştı. Sanki o günlerden beri tanıyormuşcasına... Eski bir arkadaşın sıcak bir gülümsemesi gibi ve yıllardır hissetmeyi unuttuğu güveni tekrar hatırlar gibi... Tüm buzları bir anda eritecek kadar sıcak...

Bir bütün olmuşlardı artık. Bir yapbozun iki ayrı parçasının sonunda bir araya gelmesi gibi anlamlı ve uyumlu. Kadın bir kez daha anladı ki sevdiğiyle dans etmenin bambaşka bir yanı vardı. Aşk zaten, bu iki ruhun dansıydı. Onlar sadece bunu gözle görülebilir bir hale getirmişlerdi.

Katre Gizem
29.10.2015

Yazmanın Yeri Ve Zamanı Olmaz


Siz hiç mutfak tezgahında yazı yazan bir yazar gördünüz mü?

Bir gün ölürdüğümde beni tarihe böyle geçsinler.

“En güzel yazılarını mutfak tezgahında yazdı; kahvaltı hazırlarken, yemek yaparken, en çok da açken...”

Açlığa yenik düşüp, domatese maniler de yazabilirmişim. Çok ince bir çizgiymiş aslında.

Son zamanlarda huy edindim bunu. Tam aklıma bir şey geliyor. Önce yemek mi hazırlasam; yazı mı yazsam; unutur muyum yoksa açlıktan ölür müyüm...? Alıyorum defterimi; tam da ocağın yanına, kuru bir köşeye... İkisi bir arada da gayet güzel olabiliyor bence.

Katre Gizem
27.10.2015

Aşk Kaybetti




Bir kıvılcım düşer önce, büyür yavaş yavaş...

Bekle ki büyüsün... Kalmadı öyle bir dünya. Sahi kaç yılıydı; insanlar şu güzel şarkıyı söylüyorlardı...

E şimdilerde kaldı mı öyle “birden gönlüme bir ateş düştü”ler? Anca içimizi ısıtıyor bazen, bazı bakışlar.

Adam öyle sıcak bakmıştı ki kadına, içini ısıtmıştı. 'Buzları çözülüyordu aşka.'
“Neden olmasın?” dedi kadın. Ömrünün sonuna kadar herkese sırt çeviremezdi. Bir kere olsun cesaretli olması gerekiyordu. Yıllar olmuştu birini sevmeyeli ama sevse bir başka severdi kadın.

Yıllar adamdan inancını alıp götürmüştü oysa. Çevresindeki sahte yüzler ve sırf yakışıklılığına ya da parasına göz dikip yüzüne gülen insanlar bıktırmıştı onu. Artık onun gözünde, her karşılaştığı kadın, potansiyel bir servet avcısıydı. Yorulmuştu sahte yüzlerin arasından gerçek olanı aramaktan. Bir kibir maskesi takmıştı yüzüne. Öyle soğuk...

Maskenin arasından sızan sıcaklığa kapıldı kadın. Adam farkında bile değildi. Çıkarmadı maskesini. Soğudu, daha soğudu. Pes etti kadın. Zaten yorulmuştu yeterince. Gücü yoktu adamı ikna etmeye.

“Soğukluğuyla, kibiriyle kendi kaybetti” dedi kadın: “Bir defter daha böyle kapandı.”

Devir böyle. Kadınlar incinmiş, erkekler incinmiş. Hepimiz korkuyoruz. Çok güzel yürekler var maskeler ardına saklanan.

“Tanışsalardı çok iyi anlaşırlardı” derlermiş eskiden.
Tanıştılar aslında. 
      
İnançları kaybolmuştu.
   
Cesaretleri kaybolmuştu.
    
Bir kez daha kaybettiler.
    
Bir kez daha kaybettik.
    
Aşk kaybetti...
Katre Gizem 
27.10.2015

Elalem Bir Şey Demesin Artık



Anne-babalarımızın doğrularıyla çıktık yola. Yetişmediği yerde daha geniş aile bireyleri müdahale ettiler. O da az geldi; toplum devreye girdi. Kendimiz olmadık çoğu zaman. Onun bunun istediği bireyler olduk.

Reddedince “ASİ” olduk.

Bizim sülalenin “delisi” de benim. Zira gerçek anşamda “delilik” benimkisi. Kolay iş değil bütün sülaleyi -hatta yetmeyip toplumu- karşına alıp hayallerinin peşinde koşmak. Herkesin karşısında -içten içe yıkılsan bile- dimdik durmak... Güçlü olmayı gerektiriyor en başta.


Hüküm giydiğim suçum “dans etmek” efendim. Ağırlaştırıcı suçlar -ya da her ne deniyorsa onlara- elbette ki mevcutlar. Mesela binde bir tükettiğim alkol, çekirdek ailece bir suç teşkil etmemekle birlikte, geniş ailede “içmek serbest, sosyal medyada paylaşmak suç” politikasıyla işlem görüyor. Toplum bu konuda henüz bir fikir birliğine varabilmiş değil. “Herkesin hayatı kendine” diyenlerle “tövbe tövbe” diyenlerin sesi birbirini bastırıyor. Biz bir de arasıra kızlı erkekli “kalabalık” grup halinde toplanıp sohbet de ederiz. Ama kapalı kapılar ardındakini göremeyen ve “hayalgücünün” insafına kaldığımız insanlar, haliyle pek yanıltmıyorlar bizi.


Yıllardır beni yaptığım-yapmadığım her şeyde destekleyen yegane insan annemdir. Özellikle dans ediyor olmam herkes tarafından “şiddetle” karşı çıkılsa da annem hep arkamda durdu. Birkaç ay önce onunla da dans konusunda karşı karşıya geldik. Üstelik konu benim dans etmem değil, “instagram”a koymamdan çıktı. Aradan epey zaman geçti. Ben bugün, bu konuda artık ona güvenmediğimi dile getirirken bana, benim toplumda bir duruşum olduğundan bahsetti. Bir anne olarak bana doğruyu yanlışı göstermek zorunda olduğunu söyledi. Bana kendi doğrularını empoze etmeye çalışmamasını söyledim. Ebeveynlik sıfatınızın arkasına sığınarak yapmaya çalıştığınız şey tam da bu. Çocuğunuzun bir birey olarak sizden farklı fikirlere sahip olması, doğrularının sizin doğrularınızla çakışıyor olması, onu yanlış bir insan yapmaz.


Toplum olarak farklı fikirlere, farklı yaşam biçimlerine, hatta çoğu zaman -işimize gelmeyen- farklı bilgilere kapalıyız. Tamam! Dinleme benim düşüncemi. Onaylamak zorunda da değilsin. Ama değiştirmeye de kalkma beni.


Senin onaylamadığın bir şeyi giydiğimde, senin o baştan aşağı süzen sapık ve kınayan surat ifaden de bir taciz.


Sırf kocasından boşanmış diye bir kadından beklentiler içine girmen ve ona iş hayatını zindan etmen de bir “şiddet” aslında.


Çocuğunu doktor veya mühendis olması yönünde yönlendiren aile de, isterse hiç el kaldırmamış olsun, canisiniz benim gözümde.


Eve giriş çıkış saattlerimi takip eden komşum, sen geç saatte eve dönerken karşılaştığım en tehlikeli şeylerden birisin.


Yeni mezunlara sürekli KPSS soran uzak akrabayla, sürekli evlilik soranlarsa kıyasıya rekabet içinde.


Toplumca kabul görmemiş bir mesleğin varsa başarısız olma lüksün yok. Hatta yıldız olmalısın o işte. Yoksa bunlar seni dilleriyle yer, yine de doymaz.



Gelelim bana;

Dans ediyorum diye tüm sülalenin dilindeyim. Son dedikodulara yetişemedim bile.

Dans ediyorum diye gelen “şiddet”e dayanamayan babam çareyi onlar yerine benden vazgeçmekte buldu.

Dans ediyorum diye toplumun gözünde neyim, hayal etmek dahi istemiyorum. Bırak o soru öyle havada kalsın.

Ha bir de dans ediyorum diye evde kaldım.

Vurun beni zincire, yahu ne kadar kötü bir insanım ben öyle.



O “elalem ne der” klişesine sorularım var:

En kötü günümde hanginiz yanımdaydıd?

Ben ağladığımda gözyaşlarımı hanginiz sildi?

Hanginiz ben bir derdimi ya da duygumu paylaştığımda beni yargılamadan ve anlamaya çalışarak dinledi?

Düştüğümde kim yanımdaydı?

Bir hata yaptığımda kim toparladı beni?

Ben hayatla mücadele ederken kim tuttu elimden?

Beni ben olduğum için seven hanginiz?



Bu sorulara “benim” diyenler benimle birlikte dans ediyorlar zaten.


Ve istiyorsunuz ki benim için bu kadar kıymetli sorulardan sınıfta kalmış insanlar için “mutluluğumdan” feragat edeyim. Olur..! Tabi..! “Bu toplumda yaşıyorsak bu toplumun kurallarına uymak zorundayız” sonuçta...


O elalem dönüp kendi ayıplarını örtsün de bir. Sonra geçip karşıma çene çalsın. Belki etkisi olur. Belli olmaz.



Katre Gizem

22.10.2015

Güzel Adamlar



Bi'gün yine arabada "miş miş miş de mış mış mış" dinliyorum. Böyle bazı insanlar var hayatımda -güzel adamlar- onlar geliyor gözümün önüne. Dışarıdan bakınca tam bir "beyefendi". Özünde de çok kötü değil belki ama, kibarlık yapayım derken kötülük ettiklerinin ya da gıcık ettiklerinin farkında bile değiller. 

Yapmacık kibarlığınız sizde kalsın paşam...

Hepimiz kötüyüzdür bir parça. Doğarken bu karanlık yönlerimizle geliriz dünyaya. Bunu uygulamaya geçirmiyor oluşumuz ya da sadece aklımızda kalıyor olması, cümleye dökülmüyor olması onların olmadığı anlamına gelmez.

Mesela sen dostum!! Sanki beni gerçekten kendine yakın hissediyormuşsun gibi ve kibarlık adına biraz da, samimi davranıyorsun ya bana; ben de sana inanmış gibi yapıyorum hatta... İkimiz de yalancıyız aslında.

Hani biri vardı; işine geldi mi arıyordu, sonra sırra kadem basıyordu. Karşı tarafa umut verdiğini 'fark etmeden', canının istediği gibi ve canının istediği zamanda... Ama özünde çok kibar adamdır. Ne demişti bir de? "Ben sevgili olamıyorum" = Sorumluluk almaya g**üm yemiyor. Ama sevgiliye ihtiyacım olduğunda söz, bir tek sana geleceğim. Senin birine ihtiyacın olursa kafana göre takılma ama... Demenin kibarcası bu da. Kızımızı sana vermiyoruz şekerim.

En güzel adamı sona sakladım. Hani dışarıdan bakıp 'yakışıklı' diye "kesin hovardadır' dediğimiz, 'film artisti kılıklı' genç var ya... Sonra birgün tanışırsın onunla. Kibarlığıyla, efendiliğiyle büyüler ve dersin ki: "Ya haksızlık etmişim aslında. Dış görünüşe göre önyargılı olmamak gerekiyormuş demek ki." Ama zaman geçer, o kibarlığın altındaki yapmacıklığı, o maskeyi fark edersin. İşte bak, o an tam bir 'hayal kırıklığı'. O adam gelir önce kibarlığıyla, efendiliğiyle hayatına çöreklenir. Canı istedi mi yaklaşır sana, işine gelmedi mi kaçar. Kıskanır bir de üstüne, ama hayatında da değildir. Olmayı reddeder bünyesi. Peki bu kıskançlık niye canısı? Öyle... Yok bir nedeni!! Hani yüzüme gülüp de ilgileniyormuşsun gibi yapıyorsun ya ayıp olmasın diye... Ama ayıp oluyor şekerim. Hem de çok ayıp oluyor esasen.

Haddinden fazla kibarlık sahteliktir bazen ve karşınızdakine kibarca hakaret etmiş olursunuz. Farkında olmadan daha çok kırarsınız.

Çok kibarsınız bayım! Aynı zamanda da bir o kadar sahte ve yalancı..

Bilmiyordu Adam..



Adam, saçlarının uçlarından döküldü kadının. Tam kirpiklerinin hizasından... Tek bir makas darbesiyle kesip attı kadın. Çok sevdiği saçlarından yere döküldü o çok sevdiği adam. Değişmişti kadın...

Gülücükler saçıyordu etrafa. Gezip dolaşıyor, eğleniyordu.

"Unuttu" dedi adam.

Haberini alıyordu sağdan soldan. Yaralarını başka kollarda sarıyordu. Özenle bakılıyordu. Üzerine titreniyordu. Kahkahalar atıyorlardı birlikte. O çok sevdiği ateri oyununu artık bir başkasıyla oynuyordu. Kadın gülüyordu; bir başkasının yanındaydı.

İnandı adam..

İnanmak en kolayıydı.

Sonra suçladı adam: "zaten hiç sevmemiş demek ki" dedi. Onu en çok incitenin kendisi olduğunu unutmuştu bir an. Oysa uyurken okşanan saçlarını bırakmıştı kadın ve uykularını... Huzurunu bırakmıştı ardında ve belki birkaç damla gözyaşı. Güçlüydü kadın. Heyecanla çarpan kalbini bırakmıştı arkada. Bir tek gülümsemesi kalmıştı elinde; her şeyr karşı, silah niyetine...

Bilmiyordu adam..!

Katre Gizem
14.10.15

Seni öyle bir severim ki


 
Seni öyle bir severim ki,
Sen dahil kimsenin haberi olmaz.

Gözlerinin hayali durur gözlerimde, otobüs camına başımı yaslamış yola bakarken. Kapatırım gözlerimi, resmini çizerim. Uyuyorum sanırlar.

Şarkılar söylerim ben bir de; bazen hüzünlü bazen neşeli. Hepsi sanadır, anlamazlar. Sen “erkek güzeli”sindir bazen ve hatta “kaçın kurası”… Ama “adı bende saklı”… İzin versen, seni pamuklara sarmalayıp sarabilirdim de üstelik.

Hüngür hüngür ağlarım yokluğuna, uzaklığına; arkadaşlarımla oturmuş acıklı bir film izlerken. Romantik filmlerin başkarakteri en çok sana benzer. O hikayelerin sonu da zaten bir tek filmlerde mutlu biter.

Seni öyle bir severim ki,

Martılar bilir seni sadece, yastığım bilir, bir de kirpiklerim…

Sen bilmezsin ama… Başkaları bilmez…

Kitaplara anlatırım seni. Ya da daha çok onlar seni bana anlatır. Her hikayede hayattan bir parça vardır. Hayat da senden ibaret.

Gülüşler hediye ederim sana, derin derin nefesler, iç çekişler arada… Gözlerime toz kaçtı derim… Alerjim var benim toza…

Rüyalar biriktiririm sana. Hepsini de özenle saklarım, zihnimin senli köşelerinde. Resimler çizerim ve sen katarım onlara biraz, rüyalarımı katarım.

Seni öyle bir severim ki, senin ruhun duymaz. Sevmezsin çünkü sen sevilmeyi. Rahatın bozulsun da istemezsin. Kızmam sana. Küs de kalamam hiç. Seni öyle severim ben; sensiz bile…

Katre Gizem
03.10.15


Aldatılanlar Kulübü


Olayın sıcağıyla bir “Oh!” dedim: “İçimde onun nazını tribini çekerken ne biriktirdiysem döktüm.” İyi mi yaptım kötü mü bilemiyorum…

Aldatılmış bir annenin kızı olarak ve biri ilk sevgilim olmak üzere iki kere de aldatılmış biri olarak çok iyi biliyorum nasıl hissedilir. Ve en önemlisi de bu hisler size neler kaybettirir.

Zamanla insanlar yaşadıklarından bazı dersler çıkartır. Bu çoğu zaman asıl almamız gereken ders olmayabiliyor tabi ki. Mesela ilk sevgili tarafından aldatılmak aşka 1-0 yenik başlamak demektir. Aldatılmış bir annenin kızı olarak ilk sevgilinizin de sizi aldatmış olması ise “çift dikiş”. İnsan bir süre aşka küsüyor. Kimseye güvenmiyor. Kaçıyor… Ama yalnızlık sizin gönlünüzü hoş tutmaz. Bir süre sonra kapılıverirsiniz bir tatlı söze. Gerçekten cesareti olanlar yeniden aşık olabilirler. Ben korkusundan aşık olduğunu kendine bile itiraf edememiş gruptayım mesela. Sonrasında biraz daha güç toplayıp, hiç olmazsa sevmeye, değer vermeye ikna olabiliyorsunuz. Kendinizi tamamen ona teslim etmeden, güvenmeden de olsa en azından hayatınıza girmesine izin veriyorsunuz. Kumar oynamak gibi; doğru insana denk gelenlerse en şanslılarımız. Sonra bir gün biri geliyor ve zaten kendinizi zar zor inandırdığınız ilişkiyi yerle bir ediyor. Var öyle yetenekli insanlar.

İkinci kez aldatıldığımda üniversitedeydim. İlginçtir ki her ikisinde de ben yakalamadım. Dayanamayıp bana itiraf ettiler. İkincisinin utanmazlığı ise sonunda söylediği cümleydi: ben seni çok sevdim ama ona aşık oldum. Tek kelime etmedim. Sessizce çektim gittim hayatından. Söylenecek söz yoktu artık. Bunun olma ihtimalini göze alarak çıkmıştım zaten bu yola. Hiç şaşırmadım o yüzden.

Romantik bir insandım mesela ben eskiden. Gözünün içine bakardım sevgilimin. Attığı her adımı, söylediği her kelimeyi ezberimde saklardım. Sevmesini iyi bilirdim. Ne kaprisim vardı ne nazım. Ama çekerdim nazını da tavrını da… “Benim için bir sakıncası yoksa ve o mutlu olacaksa, istediği gibi olsun” derdim. Tüm aşk felsefem bundan ibaretti. Sonra bir gün değiştim. Artık tatlı sözler söylemeyi kesmiştim. Gördüğümde kalbim yerinden fırlamıyordu birini. Uyumadan önce düşünmüyordum mesela. Sevgiliyle her gün görüşme fikri bile bunaltır olmuştu. Arada özletmeliydi kendini. Nazıyla tavrıyla bunaltmamalıydı. Hayatıma da kati suretle karışmamalıydı… O etek giyilecek! O dans gecesine gidilecek!

Yalnızlıktan üşüyen kalp ille de birini ister yanına. Sarılıp uyumak ister. Her bunalışında birine tutunur. Bir kalbin seviyor olması sevileceği anlamına gelmiyor maalesef. Sırf çok üşüdüğümden sevmişliğim vardır benim. Sonrasında “yahu bu kadar mı yalnızdım” diye sormuşluğum da… Yıllar sonrasında ise benim gibi aldatılmış bir adama çarptı bu kalp. Üstelik hiçbir şey bilmiyorken… Dedim ki kendi kendime: “Neredeyse hissetmeyi unutuyordun. Seni heyecanlandıran birini buldun sonunda. Bu hisse tutun. Başka bir şey yok çünkü sahip olduğun bu hayatta.” Ama karşı taraf benim kadar cesaretli değildi ya da gerçekten bir şey hissetmiyordu. Bilemem tabi. Benimle ilgisi olsa da olmasa da biliyorum ki tövbeliydi aşka. Dayanamadım ve söyledim sonunda: “Korkuların yüzünden hayatı da aşkı da ıskalıyorsun.”

Korkularınız yüzünden aşkı ıskalamayın.

Kalp zamanla hissedemez hale geliyor. Hiçbir şey heyecanlandırmıyor artık ve tüm hevesler yavaş yavaş ölmeye başlıyor. Önce güven duygusuna kapanıyor kapılar, sonra aşka… Ve tüm duygular birer birer kapalı kapılar arkasına kilitleniyor. Buz kesiyor kalp. Gün geçtikçe daha da sertleşiyor ve artık bir kaya haline geldiği zaman dönüşü olmayacak. Buz kesmiş bir kalbin umudu vardır hala. Taş kesmiş bir kalbin geri dönüşü ise imkansız denecek kadar zor. Unutmayın mutluluk da bir histir. Hissetmeyi unuttukça daha az mutlu bir insan yapar sizi. Gülüyor olmanız mutlu olduğunuz anlamına gelmez, kandırmayın kendinizi.  Zamanla hissedebildiğiniz tek şey içinizdeki boşluk olur. O boşluğu ne ile doldurmanız gerektiğini bir türlü bilemezsiniz. Bir boşluk vardır ve bir türlü dolmaz. Sanki birini özlüyormuşsunuz gibidir. Ama gözünüzü kapattığınızda kimsenin yüzü yoktur orada. Özlemeyi de unutursunuz… Ta ki son his de yok olana dek.  Öyle ki hali hazırda hissedebiliyorken tutunun o hisse. O kişiye değmez belki ama hissetmeye değer. Ne var ki şu hayatta hislerimizden başka… En fazla ne olabilir? Kalp kırılır, bir daha sever…

Buz tutmuştu kalbim. Son aşamaya gelmiştim belki de. Mutsuzdum. Bir boşluk vardı içimde. Tam o sırada heyecanla çarpmaya başladı yeniden. Sevilmedi ama çarptı. Bir umutla… Şimdi diyeceksiniz ki değdi mi? İnanın değdi. Uzun zaman sonra bir şeyler hissedebiliyor olmak bile güzeldi. Bir mesaj atmadığında kırıldığımı hissediyordum da sonra bunu hissedebildiğime seviniyordum. Aramıyor sormuyor diye kendimi yiyordum. Sonra da diyordum ki beklemek de güzel, beklerken hissettiğim bu merakla karışık heyecan da. Hak edip etmediği tartışılır. Beni sevmemiş olması (ya da belki de korkması) sevilmeyi hak etmediği anlamına da gelmiyor ayrıca. Ama sonuna kadar değdi.


Onun için söylüyorum ıskalamayın hayatı. Bir his kırıntısı da olsa tutunmaya değer. Söylediklerimle belki olacağı varsa da tamamen kaybettim onu. Ama bunu ona beni sevsin diye değil, ben olmasam da birine karşı bir şey hissediyorsa o hisse tutunsun, mutlu olsun diye söyledim. Mutlu oluyor çünkü insan. Bir daha kaldıramam sanıyoruz ama kaldırabiliyoruz.                       

Katre Gizem

Uslanmaz


Bazı insanların “sevmeye”  programlı olarak doğduğu kanaatindeyim. Sanki dünyaya geliş amacımız bıkmadan, usanmadan, inatla sevmek, sevmek.. Yaşanan onca şeye rağmen yine büyük cesaret birini sevmeye kalkışmak... Ve kainatın da onları üzmeye programlı olduğu konusunda ikna olmak üzereyim…

“Geçmişte kırılan güveni kulağına küpe olmuştur kadının. Ve o küpe taktığı çantasına, sürdüğü ojeye çok uyumludur artık. Karşısına onu çok sevebilecek bir adam çıksa bile o küpeyi çıkarmak istemez kulağından.”
M.Ç.A.

Bugünden beri kulağımda çınlıyor bu cümle. İlk okuduğumda o kadar hak verdim ki.. “İşte!” dedim, “işte ben!”… Ama sonra fark ettim ki geçmişte yaşananlar sadece kulağa küpe olmakla kalmıyor.  

Kalp dediğin bir kale, fethetmesini bilene…

 Her kadının kalesi farklı malzemelerle yoğrulmuştur. Kimisi şekerden, şıpsevdi yani; sen sev yeter. Kimisi camdan, çabuk kırılır yani; özenle, itinayla bakacak birini ister. Kimisininki ise buzdandır ve yalnızdır orada. Yapman gereken tek şey içini ısıtmaktır aslında… Bu kadar basittir formülü… Uzatılabilir kadınların gönül kaleleri… Doğuştan o kalenin prensesi olarak çıkmışız bu yola. Sonra kraliçe olmuşuz… Kimimiz de kötü kalpli kraliçe… Ki onun bile nedenleri var kötü olmak için.

Buzdan bir kalede tek başına soğuktan titreyen bir kalp gördüğü en ufak ışığı bir kıvılcım sanabiliyorsa demek ki… Yıllarca buz tutmuş beklerken, bir türlü sevemeyeceğine ve hatta artık olmayacağına kendini inandırmışken o ufacık umuda tutunmak istiyorsa… Ona değer diyor insan. Her ne olursa olsun. O kadar insan girdi çıktı hayatıma. Böylesi heyecanlanmadım ben bir göze bakarken. Saat gecenin 3’ünde, tek kelimelik bir mesaja heyecanlanıp oradan oraya koşuşturacak kadar kendimi kaybettiğim başka bir zaman var mı? Onu bile hatırlamıyorum. Ve insanlara kesinlikle sevmediğin özellikleri sayarken birden “olsun canım ama ona yakışıyor” dedirtiyor hayat. İçin içini yiyor da yine gönlünü hoş tutmaya çalışıyorsun. Çünkü yok.! Başkası yok bu derece kalbini etkileyen. Yıllar geçmiş bunları yaşamayalı. Sonuna kadar tutunuyorsun bu his kırıntısına. Yeterince yorgun olan kalp, bünyesinde barındırdığı son enerjiyi de bunun için son damlasına kadar harcıyor. Pes ediyor sonunda. Ne olacaksa olsun. O mu? Tabi ki dünyadan haberi yok… Nasıl olsun? Sen yazarsın da, o okumak istiyor mu bakalım..?

Oysaki sana seni anlatsam, bir de benim gözümden baksan kendine… Oturur ağlarsın.


Omzun başım için yaratılmış be adam. Başkası uymaz oraya. Hele ki ben orada, kalbinin sesini dinlerken boynundan aşağı özenle çizilmiş çizgileri resmedebiliyorken hafızama. Yok anlatmayacağım.. Okursun falan.. Neme lazım.! 

O zaman sıradaki şarkı benim gibilere gelsin: Öğrenmiyor kalp görüldüğü üzere durumum, insan biraz olsun akıllanmaz mı?

Katre Gizem

Hızlandırılmış Aşk

Yahu ben de onu diyorum işte,

bir kitaba ortasından başlamak gibi,

bir filmin fragmanı,

babaannemin zorla izlettiği yerli dizinin bilmem kaçıncı bölümde olması gibiydi.
Bu çocuk kim babaanne? Niye ayrıldı şimdi bunlar??

Öyle hızlı yaşıyoruz ki… Ve ben öylesine 18. Yüzyılın sonlarında sıkışıp kalmışım ki…
Birilerine mektup yazmayı özleyeceğim neredeyse. Haberi olmadan birini izleyip, hakkında her şeyi öğrenip sağa sola adını yazmayı özleyeceğim. Bir daha ne zaman göreceğimi heyecanla beklemeyi ve ne düşündüğünü bilmemeyi özleyeceğim.  Birinin hiç sezdirmeden yavaşça hayatıma girişini, sessiz ve sakince, tek kelime etmeden ve geçen zamana saygıyla, huzurla, olduğu gibi, birden her şeyi alt-üst etmeden, öyle nazik, öyle sevgi dolu… öyle güzelce hayatıma girmesini beklerken öleceğim belki de. Çünkü ciddi anlamda 18. Yüzyılın romantik dönem edebiyatından kaçan bir karakter gibiyim.
“Seni tanımak istiyorum.”
Tamam, tanı. Mani olan mı var? Bu laf bir tek beni mi gıcık ediyor? Yoksa bu da çağın gereklerinden biri mi? Hayatıma bir şekilde girmişsin, zamanla tanıyacaksın işte. Bunu özellikle belirtmenin anlamı ne? Sessizce, içinden tanıyamıyor musun?

Yok, olur mu hiç? Bana söylemelisin ki sen tanırken başkası beni kapmasın. O sırada ya başkasına aşık olursam? “Seni tanımak istiyorum” un alt cümlesi, “seninle ileride sevgili olmak istiyorum ona göre davran”  ya da “yakın zamanda sana yürüyeceğim” demek oluyor. Zira uzaktan tanımayla yetinmiyor kimse. Koştura koştura sevgili olalım. Nasılsa ilişki içinde bir ara birbirimizi tanırız. Çok da önemli değil hatta boşver tanımasak da olur. Tenlerimiz uyuşsun kafi.
Gördüm. Beğendim. Aldım. Sonra bir baktım, aslında o kadar da beğenmemişim. Bıraktım.
İşte tam bu konu illet ettiğim. Artık lanet olsun ya istemiyorum cinsinizin tek bir ferdini bile yanımda dedirten konu tam da bu.
Bana yürümedin, bana bildiğin koştun. Eee… Yol bitti.. Şimdi nereye??
Aferin.! Alkıışşş..
Bir ilişkiye nasıl başlanır? Seni seviyorum diyemez mesela başlarken. O kadar acelesi vardır ki seni sevip sevmeyeceği belli bile olmadan atlamıştır üstüne ama birazcık da edep sahibidir, utanmıştır, söylemez. Sağ olsun.. Laf arasında “senden hoşlanıyorum” der ve kaçar bu konudan. Ama yıllardır birlikteymişsiniz gibi özveri, fedakarlık ve hatta sanki evliymişsiniz gibi mükemmel yolunda bir ilişki de beklemektedir. Eh tabi fastfood ile yetişmiş bir neslin, aşkı dondurucudan çıkarıp fırınlayabileceğine inanması çok da normal galiba. Aman canım sen emek harcama.. Yorulursun falan maazallah..
“Az mı koşmadım peşinden…”
Yahu daha bir iki kere görmüşsün, sadece etkilenmişsin, sevmiyorsun bile.. Niye koşuyorsun ki? Koşma zaten.. Kendini yorma boşuna. Tanımıyorsun daha, belki çok nefret edeceksin. Hem peşinden koşacaksın da ne olacak? Güç bela ikna edeceksin ve sonra sen vazgeçeceksin? Yahu o zaman niye rahatını bozuyorsun?
Hızlandırılmış aşk programı… Hızlı tüketmeyi sevenlere…
Her şey elimize hazırlanmış bir şekilde verilmiyor bir ilişkiye başlarken. Tanıştığım herkes için “bunu arkadaş olarak göreceğim, bu ileride sevgilim olabilir” ayrımı yapmamı beklemesin kimse. Tanımak isteyen içinden tanısın bir zahmet. Koşar adımlarla başladığın ilişkide bir anda karşı tarafın hayatında değişiklikler yapamazsın, buna hakkın yok. Köklü olsun olmasın, sadece giyime karışmak meselesi değil bu. Sen daha aşkım olmamışsın ki sana aşkım deme mecburiyetim neden var mesela? Sen “senden hoşlanıyorum” deyip kaçarken ben neden “aşkım” demek zorundayım. Sırf sen kırılma diye üstelik..


Ne yaptık? Filmi ilerlettik.. Başında ne olduğu, o hale nasıl geldikleri çok da önemli değildi.. Filmin ortalarında artık rutine girmişti bazı şeyler, yürürken elini tutuyordu, akşam yemeklerini birlikte yiyorlardı, her yere birlikte gidiyorlardı, cafede yan yana oturuyorlardı, birlikte uyuyorlardı… Tamam, iyi güzel hoş.. Aaa dur bir dakika! Biz o filmin karakterleri değilmişiz ki. Yanlış role çalışmışız. Bırakalım madem o zaman..Bu sefer olmadı, belki bir dahakine… Kısmet tabi biraz da…

Hislerini Kapat..


"Turn off your humanity!"

Fantastik kurgu film sevenler bu cümlenin ne anlama geldiğini hemen bileceklerdir tabi..

Hiç bir hayat romantik komedi filmlerindeki kadar pembe değildir ve ne yazık ki her zaman her son mutlu bitmez. Gülüşümüzün daha parlak olabilmesi için arada bir gülümseyemediğimiz anlarımız da olmak zorunda ve gülümseyememek her zaman acıtmaz insanın canını. Bazen de çok acıtır. Bazen gülümseten şeyler aynı anda acıtan şeyler de olabilir. 

Gün gelir "keşke"lerimizin arasında bütün olan biteni hissetmemeyi koyabiliriz. Oraya öylece.. Kendi ellerimizle...

Her gözyaşı yakmaz yanağımızı öylece aşağıya süzülürken. Bazıları ise o küçücük hacmine kocaman bir ağırlık barındırmıştır.

Vampirlerin hislerini sanki bir tuşa basarmış gibi kapatabildiklerini yazar birçok fantastik kurgu. Bilerek, isteyerek ve bir anda. 

Bizde durum böyle işlemiyor haliyle. Ama bizim de kapatacak kapılarımız var. Kilitlenebilir kapılar.. Tabi kapıyı içeriden mi yoksa dışarıdan mı kilitlediğiniz önemli. Tanıdığım bir çok insan kendisini içeri kilitlerken ben farkında olmadan dışarıdan kilitlediğimi fark ettim.

Bir tuşa basmak gibi kapıyı çarpıp çıkamıyorsunuz kendi kalbinizden. Zamanla oluyor bunlar. Bir kere sihirli sözcükleri söylediğinizde ve o "keşke" lerinizin arasına bunu eklediğinizde kapı ağır ağır kapanmaya başlıyor. Her bir darbede duvara biraz daha gömülen bir çivi gibi.. Aldığı her darbe kapıyı biraz daha kapatıyor. Ve sonunda bir bakıyorsunuz ki kapanmış. 

Kapınızın suratınıza kapanması "nispeten" bir vampirin hislerini kapatması gibi

ve

"Every magic comes with a price"

Ağrıyan bir yerinizin bir süre sonra uyuşması ama daha geniş bir alana yayılması gibi.. Kapının ardına saklanan sadece acınız olmayabilir.

Ben o kapının arkasında gülüşlerimi de unutmuşum acımın telaşına düştüğümde. Sevebilme yeteneğimi, mutlu olabilme yeteneğimi.. Hissetmemem gerektiğine öyle odaklanmışım ki bir gün bir şeylere kızabilmeyi bile arayacağımı düşünmemişim.. Artık hiçbir şeyin daha fazla acıtamayacağını bilmenin en büyük getirisi inanılmaz derecede sakin ve soğukkanlı kalabiliyor olmaktı. Çevremdeki birçok insanı kıskandıracak cinsten soğukkanlılık. Çünkü soğukkanlılık da beraberinde objektif bakabilme ve çözüm üretebilme yeteneğini tetikliyor. 

Sonra bir gün hissedebilmeyi diledim. Çevremdeki insanların aşık olduklarını izlerken, birbirleriyle kavga ederken bile sevebildiklerini izlerken, ağlayabilmenin ne kadar rahatlatıcı bir şey olabileceğini gördüğümde ve en önemlisi yaşıyor olduğumu bile hissetmediğimi fark ettiğimde yeniden hissedebilmeyi diledim. Nefes alıyor olmak yaşadığımı kanıtlamıyordu. Hissetmem gerekiyordu. Ama kolu kırılmış bir kapıyı açmak gibiydi o yavaşça kapanmış kapıyı yeniden açmak.

Vücudumun etrafında görünmez halkalar vardı sanki. Beni kontrol ediyormuş gibi sıkıca gerilmişti. Normal olanın beni sinirlendirmesi gereken olaylara tepki vermeyi denedim önce. Ufak ufak sinirlenebilmeyi hatırladım. Çocuklar gibi ağlayabilmeyi ve ağlamanın da bir ihtiyaç olduğunu öğrendim. Sonra sevmeyi.. Sadece insan oldukları için bile sevilmeyi hak ettiklerini düşündüm insanların. Önüne hiçbir sıfat eklenmeden sadece saf sevgiyle sevmeyi, yeni doğmuş bir bebek gibi. Acıttı sonra.. Uzun bir aradan sonra birini severken daha önce hiç canım acımamış gibi tarifsizce acıdı. Elim ayağım birbirine dolandı. Yanlış bir karar mı vermiştim hissedebilmeyi seçmekle? Dindi sonra.. Bazı acıların dinebileceğini öğrendim, bazı yaraların tamamen geçtiği bazılarınınsa iz bıraktığı ama artık acımadıkları gibi ruhun yaraları da dinebiliyordu. Hızlı öğreniyorum sanırım..

Kendime Geveze

Üzerimi kat kat giyindim. Özellikle de herkesin hayran kaldığı otantik yeşil hırkamı almazsam olmazdı. Otantik olduğuna değil, sıcak tutuyor ne yapayım. Bir elimde kahvem bir elimde defterler kağıtlar ve diğer kırtasiye malzemeleriyle merdivenlerden çatı katına çıkıyorum. Dur bir dakika! Yanıma bir polar battaniye de mi alsaydım? Onu da bir dahaki sefere getiririm artık. Yıllar geçmiş ve çatıya çıkan merdiven bir süre sonra ardiye gibi olmuş. Aslında büyük ölçüde kiler işlevi görse de burada her şeyi bulabileceğimizi düşünüyorum. Bir de şu toz kokusu genzimi yakmasa...

Bu katı biz kim bilir kaç sene önce yaptırmaya başlamıştık. Bir hevesle duvarları işlendi çatısı yapıldı ve hatta camları bile takıldı. Ama o kadar. Şimdi ise bir yiğidin çıkıp da el atmasını bekliyor. O yiğit ben miyim? Tabi ki hayır. Henüz o kadar büyük planlarım yok burayla. Öncelikle şu gözden çıkardığımız eski divanın bir ucuna çömeleyim ve kahvemi içerken neler yapabiliriz bir bakayım. Hımm, biraz umutsuz mu ne? Yok canım..

En iyisi çok da büyük bir değişiklik yapmadan şu köşedeki divanın tozunu almak ve yanına annemin çocukluğundan kalma o masayı, yani o masaya benzeyen şeyi -yaşıyorsa eğer- divanın hemen yanına, şöyle camın önüne çekmek olacak sanırım. Bunun üzerine bir de örtü bulmak gerek. Sanırım ortamım da en az hırkam kadar otantik oldu. Evde eski bir gaz lambası var mı acaba? Neyse, olmazsa mum yakarız.. Şimdilik hava aydınlıkken bunlarla kafa yormasam da olur.

Kitabım için aldığım birkaç küçük notu camdan arta kalan o küçücük duvar parçasına asayım. Her ikisinden de feragat edemiyorum ne yapayım. En azından masamın yarısını cama -tamam tamam yarısından biraz fazlasını- kalanını da notlarıma denk getirebilirim. Her seferinde kahve almak için alt kata inmek zorunda kalsam da en azından suyum masamda dursun. Devirmem diye umut ediyorum. Yine de bana güven olmaz. Ve kalemlerim, çünkü ben teknolojiyi kullanmayı çok iyi bilsem de bir o kadar da ondan nefret eden bir insanım. Çünkü bilgisayarda yazarken bütün ruhumu kaybediyorum, konuyu kaybediyorum, gözlerim yoruluyor, parmaklarım da aynı şekilde ve sonunda vazgeçip kapatıyorum. Biraz daha zorlarsam zaten bilgisayar eeggh pis o kaka diyeceğim sanırım. Tamam sustum.

Görüldüğü üzere saçmalama potansiyeli oldukça yüksek ve kendine geveze bir insanım. Kendi kafamda konuştuğum kadar başkalarıyla da konuşuyor olsaydım belki de yazma ihtiyacı hissetmezdim. Hatta belki kafamın içinde anlattıklarımı tamamen kaleme almış olsaydım şimdi kocaman bir kütüphanem olmuştu. Yaklaşık 3 yıldır kafamın içinde binlerce kez yazıp binlerce kez okuduğum romanımı hala kaleme almamış olmamın sebebi de tam olarak bu huyum. Her gece yatağa yattığımda, uzun yola çıktığımda, boş boş bir şeylerin saatinin gelmesini beklerken, kısacası mümkün olan her fırsatta kafamda sürekli aynı senaryoyu izledim durdum. Ama şuan masamda oturmuş aldığım notlara boş boş bakıyorum. Nereden başlasam, hangi anlatım tarzını kullansam, kahramanlarıma birer isim vermem lazım... Bir şeyler kalemimi tutuyor sanki.. En iyisi bir kahve daha alayım.

Burada bu divanın olması çok iyi olmuş. Biraz uzanıp düşünmek iyi gelecektir. Bir de sanki sesli düşünüyormuşum gibi boğazım kuruyor, suya yada kahveye saldırıyorum. Gerçi kahvemi üzerine devirmekten korkacağım iki satır da yok ortada. Bu hikaye kafamın içindeyken sorun yok da yattığım yerden okurken sorun yok da neden masanın başına geçince kelimeler karmaşık çizgiler halini alıyor? Susmayı öğrenmişim. Ne zamandı ve neredeydi acaba? Kafamın içinde cümlelerin binlercesi akarken ve hiç de bencil bir yapım olmamasına rağmen saklamayı öğrenmişim. Sanki tükenecekmiş gibi.. Bunca zaman onca kelimenin ağırlığıyla ve doluluğuyla yaşamaya öyle alışmışım ki bir anda hepsini attığımda koca bir boşluk olacakmış gibi.. Paylaştığımda tüm hevesimle yarattığım hayallerimin saçmalık veya gerçekleştirilemez olduğunu iddia eden insanlara inatla hayal kurmaya devam ettiğim kadar büyük bir inatla bunları kendime de söyleseymişim, belki şuan çok daha farklı olurmuş. Çünkü orada bir yerlerde küçük hayaller ve küçük umutlar var ve birilerinin onların olmayacağına beni ikna etmesinden öylesine korkmuşum ki cümlelere kilit vurmuşum. Kalbimin atışı değişti. İçin için kızdıklarım geliyor aklıma. Çocukluğum geliyor. Tüm yaratıcılığımın zamanla nasıl kaybolduğu bir film şeridi gibi geliyor gözlerimin önüne. Bir çocuğun ders çalışmaktan başka yapacak bir şeyi olmadığına inanan düşünceler tarafından çalındı boyalarım, notalarım, yüklemlerim.. Boş işlerle uğraştığımıza inandırdılar. Belki de küstü ellerim bana. Yıllar oldu bir şeyler çizmeyeli ve en son hikayemi ne zaman yazdığımı hatırlamakta bile zorluk çekiyorum. Kimsenin olmadığı boş sokaklarda söylediğim şarkıları en son ne zaman insan içinde söylemiştim?

Madem öyle en başa sarıyorum. Bu kitap kısa bir süre daha sırasını bekleyecek. Bu hikayenin önce karakterlerini çizeceğim; aynı kafamda canlandırdığım gibi kısa sahnelerle. Evini hazırlayacağım. Sokaklarını gezip o sokaklarda şarkı söyleyeceğim. Ancak ondan sonra özgür bırakabilirim cümlelerimi.