Müzik olmadan atmayan bir kalbi var onun,

dans etmeden duramayan bir doğası,

bir de gevezelikleri var kendi çapında...

Rakı İçen Kadınlar | Can Yücel



Rakıyı içen kadın gülüyorsa, 
o gülüşün ardında en az dokuz roman, on dört tane de film repliği yatar.
Rakıyı içen kadının gülüşünde,
 bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır çünkü, büyük gülerler, büyük susarlar…
Rakı içen kadın, rakıyı çok sık içmez.
Ama rakıyı içtiği an, bil ki içme zamanı gelmiştir ve konuştuklarında net konuşurlar..
O kadınlar keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında,
 bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.
O kadınlar, afet-i devrandır…..
Ve, rakı içen kadının elleri güzeldir…
O kadınlar, senden başkasını severlerken bile seni incitmezler.
Şarkı söyleyesi varsa susmalısındır. İzlemelisindir. Dinlemelisindir. 
Rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını.
Rakı içen kadın, herkesle rakı içmez ve seninle rakı içiyorsa, 
senin için kalbinde en az yüz elli metrekare daha yer vardır.
Ve sen, bunu bildiğin için, o kadına, kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış, 
cebindeki tüm anahtarlarıysa hiç bulmamak üzere yutmuşsundur.
Rakı içen kadın, cihanda sulhtur: ağdalı değil, nağmeli sever.
Rakı içen kadın güzeldir, masasındakiler de.. 
Can Yücel

ALS Farkındalık - Ice Bucket Challenge

"ALS Farkındalık - Ice Bucket Challenge" Nedir? Niçin tepki gösteriyorlar?

Öncelikle "ALS hastalığı nedir?" sorusunun cevabıyla başlayalım;


Amyotrofik lateral skleroz (ALS), aynı zamanda motor nöron hastalığı olarak da anılan, merkezî sinir sisteminde, omurilik ve beyin sapı adı verilen bölgede motor sinir hücrelerinin (nöronlar) kaybından ileri gelen bir hastalıktır.

Belirtiler;

ALS’ye dair ilk belirtiler genellikle farkedilmez ya da gözden kaçar. İlk belirtiler, kaslarda seğirme, titreme, kas zayıflığı sonucunda kolların veya bacakların etkilenmesidir. Bu tür belirtilerin zamanla artması sonucunda ALS hastalığı ortaya çıkar. ALS’nin belirtileri sonucunda vücutta hangi kas etkilenmekteyse o kısım ilk olarak zarar görür. 


Detaylı yazmıyorum çünkü internete yazdığınız anda detaylı olarak her bilgiye zaten kolayca ulaşabilirsiniz.

Bu yazıyı yazma amacım insanların farklı düşüncelerindeki ortak noktayı -kendimce- açıklamak istememdir. 

Birkaç gün önce internette gezerken bir arkadaşımın paylaştığı videoya denk geldim. Daha önce hiç video paylaştığını görmediğim birinin mayosuyla sandalyeye oturup sanki bir şeyler anlatacakmış gibi duruyor olması haliyle bende bir merak uyandırdı ve videoya baktım. Yani o görüntü benim ilgimi çekmiş olmasaydı tepesinde yazan ALS yazısına bile dikkat etmeden göz gezdirip geçecektim. Sonrasında videoyu izleyince ilk yaptığım şey bu hastalığın ne olduğuna internetten bir bakmak oldu. Tabi ki bu farkındalık kampanyasının nasıl işlediğini de merak edip ona da bir göz attım. Bu sırada da bir çok eleştiriyle karşılaştım. Bana göre bir çoğu doğru eleştiriler olsa da bir çoğu da tamamen yanlıştı. 

En çok karşılaştığım eleştirilerin başında suların boşa harcandığını savunan videolar geliyordu. Şu yazın sıcağında değil kışın ortasında yapılsa kimse katılmazdı şeklinde yorumlar da var. Öncelikle burada farkındalık yaratmak ve insanların dikkatini çekmek hedeflendiği için o suyu başından aşağıya boşaltan insanın bahaneyle serinliyor olması bir sorun teşkil etmemeli bence. Evet şu havalarda günde 2-3 kere duşa girdiğimizi göz önünde bulundurursak o bir kova su boşa gidiyor sayılmaz bence. Bir hemşire arkadaşımdan aldığım bilgiye göre illa ki buzlu su olmasına gerek yok soğuk olması hastalığın anlaşılması için yeterli. Yani videolarda buzlu suyun kullanılmasının nedeni onun soğuk olduğunu vurgulamaktır. Öyle yada böyle bir şekilde sesini duyurabiliyorsa bence bu da bir şeydir.




Bu videolar çekilirken insanların eğleniyor olması da dikkat çekiyor. Senin benim için onların gülüp eğlenmesi pek dikkat çekici olmayabilir ama bu sebeple bir yakınını kaybetmiş insanların ilk dikkatini çekecek veya üzecek şey oradaki gülümsemedir. Şuan başka yerlerde başka herhangi nedenlerden ötürü hasta, üzgün veya sorunlarla savaşan insanlar varken başka insanlar da bir yerlerde gülüyor elbette ki. Bu döngünün böyle devam edeceği de kesin. Ama bir hastalığa farkındalık yaratırken daha özenli olmak gerekir. Ve bence insanlar videolarında daha detaylı bilgi vermeliler.

Bu da babasını ALS hastalığından dolayı kaybeden bir evladın bu konuyla ilgili yorumu:
ALS hastalığı ile ilgili farkındalık kampanyasını gördüğümde sevindim aslında. Çünkü babamın hastalığını başkalarına anlatabilmemin tek yolu “futbolcu Sedat’ın hastalığı” demekti.En azından insanlar hastalık hakkında bilgi sahibi olacaklar,hastaların ve yakınlarının neler yaşadığını biraz da olsa bilecekler, diye. Ama artık kampanyanın amacını aşarak; kafadan su dökülerek,eğlence haline getirilmesinden babasını 5 ay önce ALS’den kaybetmiş biri olarak, rahatsız olmaya başladım…Hastalık kabaca; beyinden omurilikteki sinir hücrelerine elektriksel uyarının iletilememesi.Evet,insanlar artık hastalığın adını biliyor. Ama hastalığın nasıl başladığını,seyrini ..? Yakınlarının neler yaşadığını?Ufacık kol yorgunluğuyla başlayan hastalığın zamanla bir çorba içmek için elini kaldıramayıp,başını kaşığa eğmeye çalıştıracak hale getirmesini ,gururu incinmesin morali bozulmasın diye “baba ben yedireyim mi” diyemediğini?Doktorunun daha doğrusu ALS konusunda uzman prof.unun”hastaneye getirip yorma,sen takip et gelip bana anlat” dedikten sonra “rahat bırakın sigarasını içsin,yapabileceği keyif aldığı ne varsa yapsın,çünkü fazla zamanı yok hastalığı çok hızlı ilerliyor” dediği zaman çaresizliğin ne demek olduğunu?Hastaneden eve geldiğinde babasının bakışlarındaki “mucize ilaç”beklentisini? “Baba bu hastalıkla yaşamak zorundayız,tedavisi yok” demenin ne kadar zor olduğunu? O dağ gibi adamın kısacık bir zamanda içine kapanmasını,gözünün önünde erimesini ve hiçbir şey yapamamayı?Hergün ölümünün ne şekilde olacağını düşünmeyi? Ölmeden bir gün once yoğun bakımda,sesini duyduğunu ümit ederek babayla vedalaşmayı? yangın merdivenlerinde tek başına bağırarak ağlamayı? “Anne gelin,sizi bekliyor” demenin nasıl bir şey olduğunu?Ertesi sabah doktorunun arayıp “kaybettik” dediğinde,annesini kardeşlerini nasıl uyandıracağını bilememeyi?6 ay boyunca her gün ağlayan gözlerin,1 hafta boyunca kuruduğunu?Tek tesellisinin “Allah yatağa düşürmeden yanına aldı” demenin nasıl birşey olduğunu…Bu yazı kimseyi üzmek için değil, az da olsa birşeyleri anlatabilmek için yazıldı.Sizden ricam bu yazıyı paylaşın.Ister bağış yapın,ister kafanızdan aşağı su boşaltın vs.vs. ama rica ediyorum,bununla eğlenmeyin

Bu kampanyaya bir tepki olarak başından aşağıya kum döken veya suyu başından dökmek yerine sokak hayvanlarına içirenlere de denk geldim. Kimse diyemez ki ALS önemli değil Gazze'deki çocuklar daha önemli ya da sokak hayvanları en önemlisi... Yada yok canım olur mu ALS hastaları en önemlisi.. Bu şekilde yorum yapılmasını kesinlikle onaylamıyorum. Elbette ki hepsinin kendine göre önemi var. Bir kampanyanın arasına girip bak ona destek veriyorsun ama şunla ilgilenmiyorsun gibi sitemler edeceğinize yaratıcı başka bir kampanya fikriyle ortaya çıkın o zaman.

Evet biraz sert çıkıştım. Farkındayım. Ama ülkem insanı önce eleştirip sonra düşünüyor maalesef. Ve sanıyoruz ki "eleştiri" yapmak yargılamak demekle aynı anlamda. Başka bir çok konuda da bu şekilde düşünmeden yargılayan insanlarla karşılaştığım için artık bu tavrımıza -millet olarak- bir son vermemiz gerektiğini düşünüyorum.

Parlak Harfler


Yazasım var! İçimde taşmayı bekleyen cümlelerim düzensiz, bir savaştan çıkmışcasına dağınık, toplanmayı bekliyor. Bir masanın üstüne yığılmış kitaplarca sözcük gibi anlatılmayı bekleyen hikayelerim var. Kimi ıslak, kimi parçalanmış, kimi ise ıssız, sessiz ve terk edilmiş.
Çocukluğum geliyor aklıma bu günlerde. Yeni taşındığım evimin merdivenleri çocukluğumdan gelen bir kokuyu saklıyor. O merdivenlerden inerken sanki anneannemin bahçesine çıkacakmışım gibi... Kim bilir? Çocukluğumu özledim belki de. Ne çok konuşurdum ben küçükken, ne de çok yazardım. Tam hararetli bir tartışmanın ortasında bir şeyler anlatmaya çalışan bir çocuğun büyükleri tarafından susturulması gibi, hayat da beni susturmuş. Ne zamandı? En son ne anlatıyordum acaba? O kadar önemsiz miydi? Hatırlayamayacağım kadar uzun zaman olmuş.
Mahkumların hapishane duvarlarına yazdığı şiirler gibi kazımışım kalbimin duvarlarına satırlarca. Kim bilir belki bir gün, benim için, biri çıkar ve sesli okur; küçük bir çocuğun sınıfın önünde ne söylediğini anlamadan okuduğu bir şiir ve yahut bir hasta başında rahatlasın diye yumuşak bir ses tonuyla okunan bir roman gibi..
Okumaya gözlerimden başlamalısın önce. Aklıma yazdıklarım sana beni anlatmayacaktır. Gözlerimden başlamalısın, kirpiklerime sakladığım şiirlerim var. Sonra boğazıma düğümlenmiş bir ip misali uzun cümleleri okumalısın ki onlar yükleme erene kadar öznesini unutabileceğin kadar uzundurlar. Yüreğinle okumalısın, gözlerinle değil. Pek çoğunun okumadan atladığı önsözler gibidir. Ama sen oku! Bir farkın olsun. Sonra geç kalbime. Asıl roman orada başlıyor. Bir kadeh şarabını eline alıp camın önünde yağmurun sesini dinlerken - hatta bir arya eşliğinde - okuduğun romanlar gibi olmayacaklar. Rakını alıp soframa oturacaksın ancak öyle...
Yazasım var! Yazasım var diyorum ya. Öyle senin bildiğin bir dilde ve bildiğin renklerle tertemiz sayfalara yazamam. Bunca yıllık susturulmuşluğun mührü de sende, çaresi de.. Yazasım var! Bir ömrü, yine bir ömür, yeniden, ama bu sefer parlak harflerle, daha canlı, daha renkli, daha net...


...Katre Gizem...
24.08.2014