Müzik olmadan atmayan bir kalbi var onun,

dans etmeden duramayan bir doğası,

bir de gevezelikleri var kendi çapında...

Korelilerden Kulağımıza Küpe Olacak Davranışlar


Yemek önemlidir.! ( Min Hyuk / Heartstrings)



Ama siz daha önemlisiniz.! ( L / Infinite)



Sakar arkadaşlarınıza pasta emanet etmeyiniz ( L / Infinite)



Gitar çalarken mutlaka birinden yardım alınız ( Yonghwa / Lee Joon)



Dans ederken ahenk önemlidir (You're Beautiful) 



Matematiği en iyi Super Junior'dan öğrenebilirsiniz.



Ayakkabınızı bağlarken bir sandalyeden yardım alabilirsiniz. (Hyun Joong / SS5o1)



Ya da birinden... (Super Junior)



Sandalyede nasıl oturulur? ( Playful Kiss)



Ya da nasıl uyunur? (JunMin / SS5o1)



Uyu..! Nerede ve nasıl olursa olsun... (MBLAQ)



Ayakta bile olsa.. (Super Junior)



Ama uyurken yanındakinin düşmediğinden emin ol (Super Junior)



Gece tek başına dışarı çıkarken dikkatli ol. Karşına ne geleceğini bilemezsin (Playful Kiss)



Makyaj yapmak önemlidir ama neye benzediğinin farkında olmak gerek (Gentleman's Dignity)



Çoraplarını nereye koyduğuna dikkat et (Playful Kiss)



Güzel giyinmek önemlidir (Gentleman's Dignity)



Ama erkek her yerde erkektir :) (Gentleman's Dignity)




Güney Kore Hayalleri



Sürekli karşılaştığım sorular ve insanlardan gelen tepkiler üzerine böyle bir başlık açmak istedim. Biliyorum ki ülkemizde, günün birinde Güney Kore'ye gidip orada yaşama hayali kuran gençlerimiz var. Ve sanıyorum ki bu hayallerinden birilerine bahsettiklerinde büyük bir tepkiyle karşılaşıyorlar. 

Bu zamana kadar tanıştığım insanlardan anladığım ve gözlemlediğim kadarıyla biraz neden böyle hissettiklerinden bahsedeceğim. Böylece sürekli tepki gösteren insanların da biraz anlamalarını sağlarım diye düşünüyorum. Ve nerede hata yaptıklarını da fark edebilirler umarım. Aynı zamanda bazı gerçeklerden de bahsedeceğim. Amacım kesinlikle hayallerinizi yıkmak ve sizi o tozpembe düşten uyandırmak değil. Her zaman savunduğum gibi insanın hayalinin olması elbetteki güzel ama hayallerinizi gerçeklerle desteklemezseniz hayal olarak kalmaya devam edecektir. Bu da bir abla nasihati.

Öncelikle tepki gösteren insanlar için açıklama yapmak istiyorum. Bu gençlerimiz neden Güney Kore'ye kaçma hayalleri kuruyorlar acaba..?Bunda Hallyu politikasının büyük payı var tabi. Ama önce bir iğneyi kendimize batıralım. Bana;

İnsanlar neden Kore'yi bu kadar çok seviyor?

şeklinde sorular geliyor. O halde gözlemlediğim kadar anlatıyorum. Biliyorum ki bu insanların bir çoğu ergenlik çağında, sosyal hayatlarını yaşamalarına pek müsaade edilmeyen, kimisi aileleriyle problem yaşayan insanlar... Bir çoğu da sosyal ortamda yaşadıklarından pek memnun kalmamış insanlar... En güzel kısım da (azınlık da olsa) gerçekten Kore hakkında bilgi sahibi olan insanlar. Tabi haliyle bu kısmın yaş ortalaması yükseliyor. E dizilerde de bir idealar dünyası lanse edilirken orayı sevmemek elde değil. Çünkü gençlerimiz biliyorlar ki o dizilerde gördükleri romantik erkekleri Türkiye'de bulmak samanlıkta iğne aramak gibi. Bir çok kişi şu durumda bana "Ne yaptın yahu Türk erkeklerin pabucunu dama attın" diyecek. Biliyorum. Yok. Türk erkeklerinin de elbet artıları var. Ama şimdi kabul edin pek de romantik sayılmazlar. Kaldı ki kaslı vücutlarıyla, danslarıyla, sevimli hareketleriyle ön plana çıkan Koreli erkeklerle karşılaştırınca, saf sevgi arayan romantik kızlarımızın hislerini anlayabiliriz. Ve oradaki hayatın çok renkli ve eğlenceli olduğunu gördükçe insanın gidesi geliyor tabi. Bakınız S.E.O.U.L şarkısı ve Seoul'ün tanıtımı;



Bazılarınızın NewYork, Las Vegas gibi şehirleri örnek verdiğini duyar gibiyim. Bu durumda Kore kültürel yapısıyla fark atıyor. Aslında -kişisel fikrim- Japonya da kültürel açıdan fark atabilir ama onların bazı dezavantajları var; dillerinin ve alfabelerinin zor olması, hala nükleer santral kazalarının etkilerini yaşıyor olmaları gibi..

Bir gün bir telefon geldi. Orada 1-2 yıl yaşamış bir bayan bana oradaki bazı kötü olaylardan bahsetti, açıkçası biraz da kötülercesine konuştu. Canım sıkılmadı diyemem. Ama bu durum bende bir farkındalık yarattı. Tamam ben bilinçliyim ve detaylı pek çok bilgiye sahibim. Ama olmaya da bilirdim.. İşte bu yüzden Kore'ye gitme, orada yaşama hayalleri kuran arkadaşlara birkaç önerim olacak. Öncelikle dizilerde gördüğünüz her şeye inanmayın. Sokaktaki hayat sandığınızdan (dizilerden) çok daha farklı. Her ülkede olduğu gibi orada da iyi olan insanlar da var kötü olan insanlar da var. Birkaç kötü insana bakıp da geneli kötülemek olmayacağı gibi bir kaç iyi örneği görüp herkesin iyi olduğunu düşünmek de doğru değil. O renkli sokaklar gibi sokaklar burada da var (bkz: Taksim) ve aynı şekilde burada nasıl bazı arka sokaklar tamamen farklı bir dünya barındırıyorsa, aynı şey orada ve ya başka bir ülkede de var. Ve şunu unutmayın, Kore olsun başka bir ülke olsun, yurt dışında bir yerde yaşamaya başladığınızda geride bıraktığınız insanları er yada geç özlersiniz. Gitmeyin diyemem ama gidecekseniz de önceden böyle şeyleri bilin istiyorum. Oradaki damak zevkinin size uyabileceğinden emin olun mesela; biliyorum rameni seviyorsunuz da her gün ramenle beslenilmez değil mi? Kore'de iş hayatı diğer ülkelere pek benzemez. Zordur orada çalışmak. Disiplinli olmalısınız, çalışkan olmalısınız, kendinizi geliştirmeli, bir adım öteye taşıyabilmelisiniz. Bu demek değil ki Korelilerin hepsi çok çalışkan, çok başarılı vs vs. Hayır, siz yabancısınız.

Çok pardon. En önemlisini unuttum; dil.. :) Daha hayalini kurduğunuz ülkenin dilini konuşamazsanız oturunuz oturduğunuz yerde. Tabi Korece öğreneceğim diye de okul derslerinizi asmayın. Sonra ebeveynlerinizle baş başa kalmak istemem.

Bu Hayat Benim, Benim Hayallerim, Benim Seçimlerim...

İnsanlar var. Hayatınızla ilgili kararları kendi doğrularına göre ve sizin adınıza almaya teşebbüs eden, bu konuda izin isteme tenezzülünde bile bulunmayan ve en kötüsü bu konuda son derece haklı olduklarını direten insanlar. Öyle ki beyninizin en arka odalarının kilitlerini açıp bilinç altınızın duvarına kendi tablolarını asmak konusunda hiç de utanmaları yoktur. Öyle insanlar ki sadece kendi mantıklarının kabul ettiklerini doğru görüp diğer fikirlere kapalı olmalarının yanı sıra farklı fikirlerdeki insanları da apaçık yargılamaktan zerre çekinmezler... 

Evet farkındayım. Belki çok sert konuşuyorum. Belki de konuya çok keskin bir giriş yaptım. Ama bu iş gerçekten çığrından çıktı artık. 

Hayal kurmanın ve kurduğun hayalin peşinden gitmenin "saçmalık" olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Doğru olduğuna inandığın bir şey yapmış olsan da nedenlerini gerekçelerini başkalarına açıklamak zorunda olduğumuz bir hayatı yaşıyoruz. Bazımızsa şanslıdır belki...

Bir çocuk düşünün, bir hayal kuruyor. Basitçe büyüdüğünde yapmak istediği bir mesleği... Ama o toplumda kabul görmeyen bir meslekse yada yeterince kazandırmıyorsa senin onu yaparken mutlu olacağının bi önemi yok. Çünkü çoktan olumsuz yorumlarla beynini yemeye başlıyorlar. Çoğunlukla başı aile çekiyor. Doktor, avukat yada memur olman lazım mesela. Çünkü garantili. Çünkü kendilerinin risk almaya cesareti yok ve senin de almana müsade etmiyorlar. Onların gözünde yanlış olanın senin gözünde doğru olabileceği gibi bir ihtimal yok. Sayısal okuyanların üstünmüş gibi algılandığı bir ülkedeyiz ve bunu ne akla hizmet sayısal bir bölüm bitirdiğini bilmeyen bir insan olarak söylüyorum. Hiç sevmediğim halde, yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim diye bitirmek üzere olduğum bölümümden bahsetmiyorum bile... Ve neredeyse her arayışlarında kpssye hazırlanıp hazırlanmadığımı sormaktan bir türlü bıkmayan ve her seferinde öyle bir niyetimin olmadığını belirtmeme rağmen bir türlü derdimi anlatamadığım ailem... Sizleri seviyorum.

Toplumsal baskışarın devamına başka bir sefer değineceğim. Takdir edersiniz ki kendisi uçsuz bucaksız derin bir derya..

Evet aileler nispeten haklı gerekçeleri (mesela kan bağını) öne sürerek hep hayatına müdahil olmaya çalışır. Çünkü atamazsın, satamazsın, yüzyüze bakacaksındır ve susarsın, büyüğündür saygı duyman lazımdır vs vs.. Liste uzar gider... 

Ama aynı alışkanlık arkadaşlarda da vardır. Ve insan piskolojisi bu ya her insan öyle kolay resti çekemez hayatını kendi istediği gibi yol vermeye çalışan bu insanlara. Özellikle de kendi başarısızlıklarında seni de akıntıya katmak isteyenler en zehirlileridir. Çünkü sana iyilik yaptım sanırlar. böyle sandıkça da daha çok yorum yaparlar.. Ve panzehiri yoktur. 

Hayatım boyunca kendi özgüvensizliğini bana empoze etmeye çalışan insanların sesleri çınladı kulaklarımda.. Haksız olduklarını bilsem de hala böyle şeyler sinirlerimi zıplatmaya yetiyor. Bugün de böyle saydırmamın nedeni ibrenin çok yüksek değerleri gösteriyor olması. Belki de zamanı çoktan gelmişti bilemiyorum. 

Hayatınızın en önemli kararlarından biri olan kariyer kısmını geçtik sanıyorum. Şimdi bir hobi düşünün. Yapabilseniz de yapamasanız da yapmaktan keyif aldığınız bir şey. Herhangi bir şey.. O konuda yeterli teknik bilgisi dahi olmayan insanlar sürekli onu yapamayacağınız konusunda başınızın etini yiyor. Bariz piskolojik baskı. Ve sizi kolaylıkla başarabileceğiniz o işte potansiyelinizi yarıya indirmekte başarılı olma ihtimalleri de yüksektir.

Örnek mi? Örnekten bol ne var. Misal eski dans partnerim benim ritim duygumun olmadığını ve benim dans edemediğimi söylemekten başka bir şey yapmazdı. Pratik yapmaya ikna edemezdim bir türlü. Yarışma günü yeni bir figür verirdi ve yapamazsam bu benim yeteneksizliğim tabi ki. Halbuki bu işi bilen insanlarla pek de aynı fikirde olduğunu zannetmiyorum . Ama o zamanlar ki ben daha başlayalı birkaç ay olmuş. İnsanın hevesini nasıl da kırıyor. Zamanında ona uyup dansı bıraksaydım ve en sevdiğim bu şeyi yapmaktan uzaklaşsaydım..? ( ki sırf onaylamadıkları için dans yüzünden başımın etini yiyen sülelemi hiç saymıyorum. O kısım başlı başına bir roman konusu) Gelelim diğer örneğe.. Arkadaşlarımın %50si sesimin çok ince olduğunu söyleyip beğenmezken, %50si de çok güzel diyor. (Tabi annem bu yüzdelere dahil değil - bana çok kızıyor biliyorum ama..) Bu konuda bir türlü hemfikir olamıyorlar. Oysa herkez her tondaki müziği sevmez... Oysa müzik bir aşktır. Böyle şeyler görecelidir. Sırf sen sevmedin diye senden olmaz yapamazsın edemezsin şeklinde beynini yemenin alemi ne. Sen dinleme canım ben evde kendime söylerim. Mesele benim keyif almam değil mi?? Daha örneklendirebilirim ancak bu paragrafa şimdilik bu kadar..

Gelelim bir diğer hayale..!! Bu belki de yapmanızın en zor olduğu bir hayal olsun. Ama daha önce yapanların da olduğu bir hayal. Yani ışınlanmak gibi bir şey değil ama aya gitmek olabilir gibi... Ya da boşversene Einstein yapana kadar kim atomu parçalamanın hayalini kuruyordu ki.. Varsayıyoruz ki eşi benzeri görülmemiş bir hayal.. İşte bu noktada ülkenin de zamanın da dışına rahatça çıkabilirim çünkü tüm kütüphanelerce kanıtım var insanların hayallerinin ne derece engellenmeye çalışıldığına dair... Neden olmasın ki? Ya da bu kadar çok istiyorsan başarırsın bence? Demesi çok mu zor? Onun yerine neden insanları gerçekçi düşünmedikleri yönünde uyarıyorsunuz acaba?? 

Ve bu konuda örneklerimi de vererek konuyu noktalıyorum. Çünkü hayatımda bu tarz örnekler bir roman yazdıracak kadar çok. Ama tabi benim öyle bir niyetim de pek yok. Örneklerimi yaşadıklarımdan seçiyorum ki bana geçip de olur mu öyle şey demeyin. Oldu işte bizzat yaşadım diyebileyim diye.. Misal yurt dışına çıkayım diyorum. Orada yaşıyayım diyorum.. Ve bana çok değer verdiğim insan kalkıp da gerçekçi bir hayal kurmadığımı söylüyor. O anda canımı ne kadar sıktığını fark etmediği bir yana, sonra oraya gitmiş ve kötü şeyler yaşamış bir insan bulup bana orayı kötülettiriyor.. İyi de ben oranın insanı melektir demedim ki. Her yerin iyisi de vardır kötüsü de.. Birkaç kötü örneğe bakarak geneli kötülemeye hakkımız olmadığı gibi, birkaç iyi örnekle onları göklere çıkarmak akıllıca bir iş değil. Ve bu benim hayalim ve benden başka kimseye de mantıklı gelmek zorunda değil.. 

Ve son örneğim. Beni bu akşam böyle şeyleri yazmaya iten ve sinir katsayılarımı yükseklere zıplatan bir örnek.. Yurt dışından bir erkek arkadaşım var ve bunun derdi yakın olduğum bir arkadaşıma düşmüş olacak ki akşam beni fırçalama ihtiyacı gördü. Mantıksız bir hareket bu, saçmalamışsın demesinin yanı sıra -ne zaman öyle bir cümle kullandığımı bilmesem de- Türk erkeklerinin canı ceğenneme deyip elin gavuruyla sevgili olmuşum. Ya Türk erkeklerinin niye canı cehenneme olsun ki? Öyle düşünsem bu zamana kadar hiç Türk sevgilim olmazdı. Yabancı olması özellikle arzuladığım bir şey değildi ki. Küçüklüğümden beri yabancı arkadaşlarım var. Öyle bir düşüncem olsa bu süre zarfında Türk değil yabancı erkek arkadaşım olurdu. Bir de belki de hayatımız boyunca karşı karşıya gelemeyecekmişiz. Evet buradan açıklıyorum erkek arkadaşım aslında farklı bir gezegende yaşıyor (Gora'da mesela) Ve oranın atmosferine uyum sağladığı için Dünya'ya gelemez ve ben de o gezegene gidemem. Yani gecenin bir körü erkek arkadaşımdan ötürü yediğim fırça değil de bu mantıksız. E yani... Sonuçta bu benim hayatım mı ki? Bana gelene kadar herkez çorbaya bi tuz atmaya meraklı.. Ortaya fena tuzlu birşey çıkması ve zaman zaman insanın ağzının tadını kaçırması normal haliyle... 

Bu örnekler aslında çok basit ve herkesin gündelik hayatla (muhtemelen benim kadar sık olmasa da) sürekli karşılaşabileceği şeyler. Burada önemli olan aklınızda bir şey varsa, yapmak istediğiniz bir hedefiniz, sizden başka kimseye mantıklı gelmek sorunda değil. Siz keyif aldığınız sürece gerisi gerçekten teferruat. Bu hayata bir kere geliyoruz ve  yapmaktan keyif almadığımız bir işi yapmaya zorlanıyoruz giymekten zevk aldığımız şeyler aynı zamanda mahallelinin de onayından geçmeli, hayallerimiz kendilerince saçma olduğunu düşünen  insanlarca hırpalanıyor.. Ve biz bu hayat benim, benim seçimlerim, benim hayallerim... Kabul etmek zorunda değilsin ama saygı duymak zorundasın dediğimizde terbiyesizlik etmiş oluyoruz. Kabalaşmış oluyoruz... Onların bize yaptığı ise bizim iyiliğimiz için... Kime göre neye göre?

İtiraf



Biliyor musun? Seni ne zaman görsem ağlayasım geliyor.. Sakın yanlış anlamayasın sana olan aşkımdan değil, kendime acıdığımdan.. Diyorum ki yahu bu kadar mı yalnızdın? Bu kadar mı yalnızdın ki arkandan seni özleme fırsatını bile bulamayacak bir sürede başkasını bulacak kadar aşağılık bir adamı kalbine aldın?

İş başkalarının yanlışlarını acımasızca yargılamaya ve ne düşünür ne hisseder zerre önemsemeden eleştirmeye gelince üzerinize yoktur. Aynı yeteneği özeleştiri yapmakta da kullanabilmeni dilerdim senin adına. Bu da parçalara ayrılmış kalbimden son iyi dilek olsun senin için. Hep söylerdim başkalarını dağnama, bak neyi dağnarsan başına gelir.. Ve yine söylerdim sen beni sevmiyorsun, ben bugün senden gitsem dur demezsin, gitme kal demezsin... Ah be budala... İnsan her zaman haklı çıkmak istemez ki! Bir kez daha tahminlerimde haklı çıktım ve bir kez daha dedim ki "keşke haksız olsaydım". 

Haydi son bir itiraf daha sana.. Hala birlikte yazdığımız defteri atmadım ve hala birlikte dinlediğimiz şarkıları dinleyemem. Unutmadım. Unutmak gibi de bir çabam yok aslında. Kimse de unutmaz zaten o bir yalan. Alışılır sadece.. Ama benim kalbim ilk defa kırılmadı kıymetini bilmez ellerde ve ilk defa değildi olmayacağını bile bile kalbimin mahkemelerinde tüm suçlarından beraat ettirişim birini.. Zamanla buna da alışmalı insan değil mi? Ama öyle olmaz işte. Sürekli seni mutlu eden şeylere alışırsın belki sürekli sinirlendirenlere de ama kalbini sızlatan şeyler her seferinde aynı yerden aynı şekilde sızlatır.. Ben de aynı şekilde hala şaşırıyorum kendime, sanki ilk defa karşılaştığım bir durummuş gibi, sanki hiç ihtimaller dahilinde olmayan bir şeymiş gibi... Gerçi gitmen şaşılacak bir durum değildi. Ben gözümden bu denli hızlı düşüşüne şaşıyorum.

Aslında şuan şu yazımı okuman için değil birileri okuyup kendi paylarına düşenleri alsınlar diye yazıyorum. Çünkü adım gibi biliyorum senin dışında herkes bir şeyler anlar ama senden olmaz. Gerçekçi düşünmek lazım. Olmuyorsa da zorlamamak lazım.. Bunun gibi şeyler...
Katre Gizem
22.09.2014

Rakı İçen Kadınlar | Can Yücel



Rakıyı içen kadın gülüyorsa, 
o gülüşün ardında en az dokuz roman, on dört tane de film repliği yatar.
Rakıyı içen kadının gülüşünde,
 bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır çünkü, büyük gülerler, büyük susarlar…
Rakı içen kadın, rakıyı çok sık içmez.
Ama rakıyı içtiği an, bil ki içme zamanı gelmiştir ve konuştuklarında net konuşurlar..
O kadınlar keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında,
 bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.
O kadınlar, afet-i devrandır…..
Ve, rakı içen kadının elleri güzeldir…
O kadınlar, senden başkasını severlerken bile seni incitmezler.
Şarkı söyleyesi varsa susmalısındır. İzlemelisindir. Dinlemelisindir. 
Rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını.
Rakı içen kadın, herkesle rakı içmez ve seninle rakı içiyorsa, 
senin için kalbinde en az yüz elli metrekare daha yer vardır.
Ve sen, bunu bildiğin için, o kadına, kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış, 
cebindeki tüm anahtarlarıysa hiç bulmamak üzere yutmuşsundur.
Rakı içen kadın, cihanda sulhtur: ağdalı değil, nağmeli sever.
Rakı içen kadın güzeldir, masasındakiler de.. 
Can Yücel

ALS Farkındalık - Ice Bucket Challenge

"ALS Farkındalık - Ice Bucket Challenge" Nedir? Niçin tepki gösteriyorlar?

Öncelikle "ALS hastalığı nedir?" sorusunun cevabıyla başlayalım;


Amyotrofik lateral skleroz (ALS), aynı zamanda motor nöron hastalığı olarak da anılan, merkezî sinir sisteminde, omurilik ve beyin sapı adı verilen bölgede motor sinir hücrelerinin (nöronlar) kaybından ileri gelen bir hastalıktır.

Belirtiler;

ALS’ye dair ilk belirtiler genellikle farkedilmez ya da gözden kaçar. İlk belirtiler, kaslarda seğirme, titreme, kas zayıflığı sonucunda kolların veya bacakların etkilenmesidir. Bu tür belirtilerin zamanla artması sonucunda ALS hastalığı ortaya çıkar. ALS’nin belirtileri sonucunda vücutta hangi kas etkilenmekteyse o kısım ilk olarak zarar görür. 


Detaylı yazmıyorum çünkü internete yazdığınız anda detaylı olarak her bilgiye zaten kolayca ulaşabilirsiniz.

Bu yazıyı yazma amacım insanların farklı düşüncelerindeki ortak noktayı -kendimce- açıklamak istememdir. 

Birkaç gün önce internette gezerken bir arkadaşımın paylaştığı videoya denk geldim. Daha önce hiç video paylaştığını görmediğim birinin mayosuyla sandalyeye oturup sanki bir şeyler anlatacakmış gibi duruyor olması haliyle bende bir merak uyandırdı ve videoya baktım. Yani o görüntü benim ilgimi çekmiş olmasaydı tepesinde yazan ALS yazısına bile dikkat etmeden göz gezdirip geçecektim. Sonrasında videoyu izleyince ilk yaptığım şey bu hastalığın ne olduğuna internetten bir bakmak oldu. Tabi ki bu farkındalık kampanyasının nasıl işlediğini de merak edip ona da bir göz attım. Bu sırada da bir çok eleştiriyle karşılaştım. Bana göre bir çoğu doğru eleştiriler olsa da bir çoğu da tamamen yanlıştı. 

En çok karşılaştığım eleştirilerin başında suların boşa harcandığını savunan videolar geliyordu. Şu yazın sıcağında değil kışın ortasında yapılsa kimse katılmazdı şeklinde yorumlar da var. Öncelikle burada farkındalık yaratmak ve insanların dikkatini çekmek hedeflendiği için o suyu başından aşağıya boşaltan insanın bahaneyle serinliyor olması bir sorun teşkil etmemeli bence. Evet şu havalarda günde 2-3 kere duşa girdiğimizi göz önünde bulundurursak o bir kova su boşa gidiyor sayılmaz bence. Bir hemşire arkadaşımdan aldığım bilgiye göre illa ki buzlu su olmasına gerek yok soğuk olması hastalığın anlaşılması için yeterli. Yani videolarda buzlu suyun kullanılmasının nedeni onun soğuk olduğunu vurgulamaktır. Öyle yada böyle bir şekilde sesini duyurabiliyorsa bence bu da bir şeydir.




Bu videolar çekilirken insanların eğleniyor olması da dikkat çekiyor. Senin benim için onların gülüp eğlenmesi pek dikkat çekici olmayabilir ama bu sebeple bir yakınını kaybetmiş insanların ilk dikkatini çekecek veya üzecek şey oradaki gülümsemedir. Şuan başka yerlerde başka herhangi nedenlerden ötürü hasta, üzgün veya sorunlarla savaşan insanlar varken başka insanlar da bir yerlerde gülüyor elbette ki. Bu döngünün böyle devam edeceği de kesin. Ama bir hastalığa farkındalık yaratırken daha özenli olmak gerekir. Ve bence insanlar videolarında daha detaylı bilgi vermeliler.

Bu da babasını ALS hastalığından dolayı kaybeden bir evladın bu konuyla ilgili yorumu:
ALS hastalığı ile ilgili farkındalık kampanyasını gördüğümde sevindim aslında. Çünkü babamın hastalığını başkalarına anlatabilmemin tek yolu “futbolcu Sedat’ın hastalığı” demekti.En azından insanlar hastalık hakkında bilgi sahibi olacaklar,hastaların ve yakınlarının neler yaşadığını biraz da olsa bilecekler, diye. Ama artık kampanyanın amacını aşarak; kafadan su dökülerek,eğlence haline getirilmesinden babasını 5 ay önce ALS’den kaybetmiş biri olarak, rahatsız olmaya başladım…Hastalık kabaca; beyinden omurilikteki sinir hücrelerine elektriksel uyarının iletilememesi.Evet,insanlar artık hastalığın adını biliyor. Ama hastalığın nasıl başladığını,seyrini ..? Yakınlarının neler yaşadığını?Ufacık kol yorgunluğuyla başlayan hastalığın zamanla bir çorba içmek için elini kaldıramayıp,başını kaşığa eğmeye çalıştıracak hale getirmesini ,gururu incinmesin morali bozulmasın diye “baba ben yedireyim mi” diyemediğini?Doktorunun daha doğrusu ALS konusunda uzman prof.unun”hastaneye getirip yorma,sen takip et gelip bana anlat” dedikten sonra “rahat bırakın sigarasını içsin,yapabileceği keyif aldığı ne varsa yapsın,çünkü fazla zamanı yok hastalığı çok hızlı ilerliyor” dediği zaman çaresizliğin ne demek olduğunu?Hastaneden eve geldiğinde babasının bakışlarındaki “mucize ilaç”beklentisini? “Baba bu hastalıkla yaşamak zorundayız,tedavisi yok” demenin ne kadar zor olduğunu? O dağ gibi adamın kısacık bir zamanda içine kapanmasını,gözünün önünde erimesini ve hiçbir şey yapamamayı?Hergün ölümünün ne şekilde olacağını düşünmeyi? Ölmeden bir gün once yoğun bakımda,sesini duyduğunu ümit ederek babayla vedalaşmayı? yangın merdivenlerinde tek başına bağırarak ağlamayı? “Anne gelin,sizi bekliyor” demenin nasıl bir şey olduğunu?Ertesi sabah doktorunun arayıp “kaybettik” dediğinde,annesini kardeşlerini nasıl uyandıracağını bilememeyi?6 ay boyunca her gün ağlayan gözlerin,1 hafta boyunca kuruduğunu?Tek tesellisinin “Allah yatağa düşürmeden yanına aldı” demenin nasıl birşey olduğunu…Bu yazı kimseyi üzmek için değil, az da olsa birşeyleri anlatabilmek için yazıldı.Sizden ricam bu yazıyı paylaşın.Ister bağış yapın,ister kafanızdan aşağı su boşaltın vs.vs. ama rica ediyorum,bununla eğlenmeyin

Bu kampanyaya bir tepki olarak başından aşağıya kum döken veya suyu başından dökmek yerine sokak hayvanlarına içirenlere de denk geldim. Kimse diyemez ki ALS önemli değil Gazze'deki çocuklar daha önemli ya da sokak hayvanları en önemlisi... Yada yok canım olur mu ALS hastaları en önemlisi.. Bu şekilde yorum yapılmasını kesinlikle onaylamıyorum. Elbette ki hepsinin kendine göre önemi var. Bir kampanyanın arasına girip bak ona destek veriyorsun ama şunla ilgilenmiyorsun gibi sitemler edeceğinize yaratıcı başka bir kampanya fikriyle ortaya çıkın o zaman.

Evet biraz sert çıkıştım. Farkındayım. Ama ülkem insanı önce eleştirip sonra düşünüyor maalesef. Ve sanıyoruz ki "eleştiri" yapmak yargılamak demekle aynı anlamda. Başka bir çok konuda da bu şekilde düşünmeden yargılayan insanlarla karşılaştığım için artık bu tavrımıza -millet olarak- bir son vermemiz gerektiğini düşünüyorum.

Parlak Harfler


Yazasım var! İçimde taşmayı bekleyen cümlelerim düzensiz, bir savaştan çıkmışcasına dağınık, toplanmayı bekliyor. Bir masanın üstüne yığılmış kitaplarca sözcük gibi anlatılmayı bekleyen hikayelerim var. Kimi ıslak, kimi parçalanmış, kimi ise ıssız, sessiz ve terk edilmiş.
Çocukluğum geliyor aklıma bu günlerde. Yeni taşındığım evimin merdivenleri çocukluğumdan gelen bir kokuyu saklıyor. O merdivenlerden inerken sanki anneannemin bahçesine çıkacakmışım gibi... Kim bilir? Çocukluğumu özledim belki de. Ne çok konuşurdum ben küçükken, ne de çok yazardım. Tam hararetli bir tartışmanın ortasında bir şeyler anlatmaya çalışan bir çocuğun büyükleri tarafından susturulması gibi, hayat da beni susturmuş. Ne zamandı? En son ne anlatıyordum acaba? O kadar önemsiz miydi? Hatırlayamayacağım kadar uzun zaman olmuş.
Mahkumların hapishane duvarlarına yazdığı şiirler gibi kazımışım kalbimin duvarlarına satırlarca. Kim bilir belki bir gün, benim için, biri çıkar ve sesli okur; küçük bir çocuğun sınıfın önünde ne söylediğini anlamadan okuduğu bir şiir ve yahut bir hasta başında rahatlasın diye yumuşak bir ses tonuyla okunan bir roman gibi..
Okumaya gözlerimden başlamalısın önce. Aklıma yazdıklarım sana beni anlatmayacaktır. Gözlerimden başlamalısın, kirpiklerime sakladığım şiirlerim var. Sonra boğazıma düğümlenmiş bir ip misali uzun cümleleri okumalısın ki onlar yükleme erene kadar öznesini unutabileceğin kadar uzundurlar. Yüreğinle okumalısın, gözlerinle değil. Pek çoğunun okumadan atladığı önsözler gibidir. Ama sen oku! Bir farkın olsun. Sonra geç kalbime. Asıl roman orada başlıyor. Bir kadeh şarabını eline alıp camın önünde yağmurun sesini dinlerken - hatta bir arya eşliğinde - okuduğun romanlar gibi olmayacaklar. Rakını alıp soframa oturacaksın ancak öyle...
Yazasım var! Yazasım var diyorum ya. Öyle senin bildiğin bir dilde ve bildiğin renklerle tertemiz sayfalara yazamam. Bunca yıllık susturulmuşluğun mührü de sende, çaresi de.. Yazasım var! Bir ömrü, yine bir ömür, yeniden, ama bu sefer parlak harflerle, daha canlı, daha renkli, daha net...


...Katre Gizem...
24.08.2014


Farklı Pencereler


Çok farklı düşünüyorduk seninle. Seni anlamadığımdan yakınıp duruyordun. Bir pencereden bakan iki kişi olduğumuzu söylerdin. Aynı şeyi göremiyorduk bir türlü senin gözünde. Oysa bu yanlış bir örnekti.
Hayata bir konaktan bakıyoruz seninle tatlım. Hani şu pembe panjurlu olanından..  Sen alt katın penceresindesin ben üst katın, farkımız bu. Ben belki bir ağacın dalları yüzünden kapının önünü göremiyorum. Ama sen de az önce geçen martıları kaçırdın..



...Katre Gizem...
30.01.2014

Şişede Durduğu Gibi Durmaz




Biri gelir zar zor toparlayıp ayağa kaldırdığın kalbinin üzerine çöker. Tam dersin, kendime bir şans daha verdim. Belki bu defa son..! Bu sefer de öncekiler gibi olup olmayacağını nasıl bilebilirsin ki? Avutursun kendini bir şekilde. Bir yanın bu sefer farklı olacağına inanmak istese de bir yanın hep kırıktır. Güvenmeye korkar. Çünkü o yanın aslında hiç itiraf edemese de en zayıf yanındır. Hani söylenmemiş sözler vardır ya, ama hep bilirsin. İşte o noktandır o..! Bu sefer dediğin şeyin gerçek olmasının ihtimali çok düşük olsa da kalp her seferinde umuda tutunur. Ona sığınır. Elinden bir böylesi gelir çünkü..

Şişede durduğu gibi durmaz dediğin şu meret şişede uslu durduğunda kötü aslında. Yapımına ihanet. Onca emeğe bir haksızlık. Başka bir şey değil.

İnsan sadece üzgün olduğunda alır kalemi eline ve yalnız olduğunda. Ki en güzel sözler o zaman çıkarmış. Öyle derler. Ne hissettiğimi en iyi o zaman anlatıyorum diye tüm hüzünleri bünyemde hapsettim. Kapıyı üzerime kilitledim. Tüm ödüller bana.

Aşk binlerce yıl sokaklarda gezinmiş. Bin bir sınavla bir çift bedeni ele geçirmiş. Olasılığını matematikte uzun uzadıya formüllerle veriyorlar. İnsanlar böylesine düşük ihtimallere tutunan kalplerine esir.! Akıl ki o kadar övünür... Kibrinden geçebilene aşk olsun. O bile esir kalbe..

Sonuç yine bir avuç hüsran olduğunda tövbe dersin. Tek başına da idare edebilirim ne olacak sanki. Üç beş gün içer unuturum. Neleri atlatmadım ben. Zaman geçer. Acının üstü örtülür.. Halının altına süpürdüğün can kırıkları sırf görünmüyorlar diye gitmiş mi olurlar sanki. Bilmez yürek. Kanmaya o kadar niyetlidir ki kandıracak bir çift söze razıdır. Yalan olsa bile.. Ve bir gün her şeyi başa sarar.. Tutunabileceği bir umut kırıntısında evin yolunu bulabileceğini düşünerek.



...Katre Gizem...
30.01.2014


Hayat

Yaşlandıkça tat alan bir şarap gibi
Susmuş sokakta çocuk sesi
Hayat ki, iki satıra sığmayacak kadar uzun
Ve tadına doyulamayacak kadar kısa
Masmavi gökyüzünde çırpınan kanat sesi
Hayatın iki ıslak gözde gülümsemesi
Biraz masum, bir o kadar suskun
Ki aslında
Sanki gönül kadar çığlık çığlığa
Gecenin çıldırtan sessizliği
Ve içinde güneşi beklemenin kıpırtısı

Hayat ki iki dudak arasında
Söylenmeyi bekleyen bir çift söz
Yalnız alınmaması gereken derin bir nefes

12.02.2007
Katre Gizem