Müzik olmadan atmayan bir kalbi var onun,

dans etmeden duramayan bir doğası,

bir de gevezelikleri var kendi çapında...

Sınav Haftaları...



Geldik bir sınav haftasının daha başına. Her öğrencinin başına beladır bu sınavlar. Kışın olanına biraz daha tahammül edilebilir belki de, tam da bahar şenliklerine denk gelen vizeler yok mu? Hiç mi hiç hoş değil. Kim bilir kaç öğrenci vardır benimle aynı hisleri paylaşan. 

 Sınavlardan iki hafta önce başlanır "sınavlar da yaklaşıyor" demeye. Herkes başına geleceği bilir de olabildiğince ertelemeye çalışır. Sınavlardan önceki son hafta belki hoca sınavla ilgili bir şey söyler umuduyla her derse girilir. Ama her seferinde eli boş dönülür o derslerden. Ha bugün ha yarın başlarım çalışmaya derken sınavlar başlamıştır bile.

Öncelikle bir alışveriş gereklidir. Bir savaşa giriyoruz sonuçta. Cephaneyi sağlam tutmadan olur mu? Hemen ev arkadaşını kaptığın gibi bir markete gidilir. Eller kollar dolu: çikolatalar, cipsler, çerezler, içecekler... Aklına gelebilecek  abur cubur reyonunun bütün ürünleri. Belki bazılarınız da yapıyordur ama ben gözüme şirin görünsün belki çalışma isteğim gelir diye düşünerek post-it de alıyorum. Hatta belki birkaç fosforlu kalem.

 Masa bir güzel çalışma konumuna getirilir. Bütün aldıklarımız elimizi attığımızda ulaşabileceğimiz kadar yakın konumlandırılmalıdır. Kalemler, kitaplar, çoğunlukla arkadaşlardan alınan fotokopiler de masadaki yerlerini bulurlar. Çok gerekli olduğunu düşünerek bilgisayarı, mp3 çaları ve telefonu da sığdırırız o masaya. Soran olursa eksik konular internetten bulunacak, bir sorun olursa arkadaşa sorulacak... Mp3 çaların bile bahanesi vardır hatta. "Çok ses yapıyorsunuz konsantre olamıyorum" şeklinde çemkirerek onu bile savunuruz. 

 Sıra artık çalışmaya gelmiştir. Kendi yalanımıza kendimiz bile inanarak otururuz derslerin başına. Ama gerçeği anlamak çok zaman almaz. Maksimum yarım saattir o masa başında ciddi ciddi çalışmamız.  Sonrası için ise farklı farklı tepkiler yok değil. Bazı kesim boş boş sayfalara bakarak etrafındakileri çalıştığına ikna eder. Bazıları -ki bu kesime ben de giriyorum- şöyle bir silkelenerek çalışmaya devam eder. 

Her iki türlüsü de boşa çırpınıştır. Çünkü hocanın iki ay boyunca anlattığını bir gecede anlayabilmenin yolu ya iyi bir ezber yeteneğine sahip olmaktır ya da gerçekten ilgilenerek okumaktır. E madem ilgimizi çekiyordu neden son güne kaldı diye de düşünürsek. Ezber yeteneğin varsa geçersin yoksa şansına.
 Kısacası: Öğrenci olmak zordur.. Her ne kadar çalışan kesim öğrencilik yıllarına dönmeyi ne kadar çok istediğini ve öğrenci olmanın daha kolay olduğunu söylese de öğrenci olmak gerçekten zordur. Çünkü eğer kolay bir öğrencilik geçirirsen zor bir çalışma hayatı olan bir meslek seçmiş olursun. Daha çok beden gücünü kullandığın işlere mahkum kalırsın. Akşam eve geldiğinde ise sızlanarak çocuğuna "bu yıllarının kıymetini bil keşke ben de öğrenci olsaydım" dersin. Ancak çalışma hayatın kolaysa yada zor olsa bile iyi bir maaş getiriyorsa öğrencilik hayatında iyi zorlanmışsın demektir.



...Katre Gizem...
11.04.2013

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder