Müzik olmadan atmayan bir kalbi var onun,

dans etmeden duramayan bir doğası,

bir de gevezelikleri var kendi çapında...

Dizilerde ve Gerçeklerde..

Herkes dillere destan bir aşk hikayesinin olmasını ister elbette. Çok sevmek, çok sevilmek... Bazen kızlar; romantik olsun, yakışıklı olsun, uzun boylu olsun, zeki olsun... Ya da erkekler; güzel olsun, seksi olsun, alışverişten hoşlanmasın.. gibi şeylerle kısıtlıyorlarmış gibi görünseler de aslında herkesin gönlünde yatan bir prens ve prenses vardır. Bir bayan olarak bayanların açısından yaklaşarak bir diziden aldığım resimlerle "çok küçük bir kısmını" anlatmaya çalışacağım. Elbette kıstaslar herkes için aynı olmasa da sanırım ufak da olsa ortak noktalara değinebiliriz.

Solaksın sen.!



Merdivenin bir kenarına oturmuştum. Bir elime başımı yaslamış diğer elimle yere dökülen yapraklarla oynuyordum. Düşünüyordum da bir yandan. Anneme seslenip küçük bir kız çocuğu gibi sorasım geldi birden: "Anne! Ben şeytanı mı doyuruyorum" Ne kadar düşünsem de içinden çıkamıyordum.

Hiç tanımadığım bir aileye bir arkadaşım vasıtasıyla misafirliğe gitmiştim. Geleneksel bir yemek yapmışlar sağ olsunlar beni de sofralarına davet ettiler. Oturduk yedik. Aşure ayındaydık, yemekten sonra aşureler de geldi. Sonra içeriye bir amca girdi, sakalı önünde, yapılı bir amca.. Selam verdi ve oturdu. Bir süre sonra şu cümleler döküldü ağzından;

"Sağ elle yenmiyor mu o? Bizde sol elle yemek yemek şeytanı beslemektir derlerdi."

Ağzıma getirdiğim lokmayı zar zor yuttum. Bana edilmişti laf. Çünkü sol elini kullanan başka kimse yoktu. Arkadaşımla göz göze geldik. Ağrıma gittiğini anladığını düşünmüştüm. Biraz espriyle karışık gerilen ortamı rahatlattı. Bense hatır için kalan son lokmamı sağ elimle yemeye zorladım kendimi.

O gece yatağıma yattığımda tek bir soru kurcalıyordu zihnimi: Elimde olmayan bir şey için neden suçlanırcasına rencide olmuştum onca insanın önünde? Kendisiyle aynı düşünmüyor diye bir insanı yargılamak büyüklük mü? Neden toplum olarak bir şeyleri başkasına dayatmakta bu kadar ısrarcıyız? 
 
O günden ötürü arkadaşıma bir tavır takınmadım. Onun suçu değildi ne de olsa. Evet ben incinmiştim. Ağrıma da gitmişti belki. Ama o sözler onun ağzından çıkmamıştı. Nasıl suçlayabilirdim ki?

Ve bir gün geldi birlikte bir şeyler içmeye gittik. Yanımızda üçüncü bir arkadaşımız daha vardı. Ben Türk kahvesi içemem. O yüzden salep söyledim. Elimde kaşık, bir yandan salebin üzerindeki köpüğü karıştırıyorum. Arkadaşımdan "sağ yeşilcim sağ" şeklinde bir uyarı aldım. O anda beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Ses tonu normaldi. Hatta belki biraz da esprili bir dille söylemişti. Ama her ne olursa olsun benim hassas olduğum bir konuydu. Sinirlendim. Aynı zamanda kırıldım da. Ufak bir tartışmadan sonra yine de kalbi kırılsın istemedim. "Özür dilerim" dedim arkadaşıma. "Belki biraz sert çıkmış olabilirim ama bu da benim hassas olduğum bir konu sen de bunu anla ve bir daha bu konuyu açma lütfen" dedim. O görüşmeden sonra bir süre aramız soğuk kaldı. İlk okul çocuğu değildik tabi ki küsmedik ama her iki taraf da kırıldığını düşünüyordu. Uzun bir aradan sonra tekrar aynı masaya oturduk. Hiç bir şey olmamış gibi... Bir şekilde konu döndü dolaştı o güne geldi ve arkadaşım bana "orada sen hatalıydın" dedi. Bir kez daha kırılmıştım. Sanırım çok hassasım. Kırıldığım halde sırf arkadaşımın gönlünü hoş tutmak için özür dahi dileyen ben bir kez daha aynı insan tarafından aynı konu yüzünden kırılmıştım.

O her ne kadar "senin iyiliğin için söyledim" diye kendini savunsa da benim açımdan göremiyor durumu. Tek isteğim bu konunun bir daha açılmaması oysa. Beni kendi halime bırakmalarını istemeye hakkım yok mu? Eğrisiyle doğrusuyla bu benim hayatımsa ve sen bir kere anlatarak vazifeni yaptıysan sürekli dile getirmek baskıya ve hatta dayatmaya girer. Yeterince büyük bir yüreğim var. O yüzden bu kırgınlıklarımı da onarırım. Yeter ki ısıtılıp ısıtılıp gündeme gelmesin böyle şeyler. Ben solağım arkadaşım. Yemek yemek ve yazı yazmak dışındaki şeylerde sağ elimi kullanabilsem de yemek yerken kendimi sağ elimi kullanmaya zorladığımda zorlanıyorum. Açıkçası gerek de görmüyorum. Görmek zorunda da değilim. Beni ben olarak kabul etmenizi bekliyorum..

Bu örneği neden verdim? Çünkü direk kuru kuruya "insanları oldukları gibi kabul edin" dediğimizde bazıları unutabiliyor. Kendinize bir sormanızı istiyorum. Belki siz de farkında olmadan bir arkadaşınızı incitmişsinizdir. Ve belki o da sırf aranız bozulmasın diye, arkadaşlığınızın hatırına susmuştur. Her insan mutlu olmayı hak eder. Onların kendilerini kötü hissetmelerini sağlamak ise yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Karşınızdaki insan ister sıradan bir arkadaşınız olsun, ister sevgiliniz, eşiniz, çocuğunuz veya kardeşiniz.. hatta köşedeki bakkalın oğlu, apartman yöneticisinin kızı, sitenizin önünde duran bekçi.. Fark eder mi? Onu öyle kabul etmek zorundasınız. Ya olduğu gibi kabul eder hayatınıza alırsınız ya da bu bana uymuyor ben bunla yapamam deyip uzaklaşırsınız. İnsanlar sizinle aynı düşünceye sahip olmayabilirler ama bu onları kötü yapmaz. Ama siz onlara sırf farklılar diye kötü hissettirecek en ufak bir şey dahi söylerseniz yada ima bile etseniz. Siz kötü olursunuz. Herkesin sizin doğrunuzdan yürümesini beklemek bencilliktir.

...Katre Gizem...
25.04.2013




Sınav Haftaları...



Geldik bir sınav haftasının daha başına. Her öğrencinin başına beladır bu sınavlar. Kışın olanına biraz daha tahammül edilebilir belki de, tam da bahar şenliklerine denk gelen vizeler yok mu? Hiç mi hiç hoş değil. Kim bilir kaç öğrenci vardır benimle aynı hisleri paylaşan. 

 Sınavlardan iki hafta önce başlanır "sınavlar da yaklaşıyor" demeye. Herkes başına geleceği bilir de olabildiğince ertelemeye çalışır. Sınavlardan önceki son hafta belki hoca sınavla ilgili bir şey söyler umuduyla her derse girilir. Ama her seferinde eli boş dönülür o derslerden. Ha bugün ha yarın başlarım çalışmaya derken sınavlar başlamıştır bile.

Öncelikle bir alışveriş gereklidir. Bir savaşa giriyoruz sonuçta. Cephaneyi sağlam tutmadan olur mu? Hemen ev arkadaşını kaptığın gibi bir markete gidilir. Eller kollar dolu: çikolatalar, cipsler, çerezler, içecekler... Aklına gelebilecek  abur cubur reyonunun bütün ürünleri. Belki bazılarınız da yapıyordur ama ben gözüme şirin görünsün belki çalışma isteğim gelir diye düşünerek post-it de alıyorum. Hatta belki birkaç fosforlu kalem.

 Masa bir güzel çalışma konumuna getirilir. Bütün aldıklarımız elimizi attığımızda ulaşabileceğimiz kadar yakın konumlandırılmalıdır. Kalemler, kitaplar, çoğunlukla arkadaşlardan alınan fotokopiler de masadaki yerlerini bulurlar. Çok gerekli olduğunu düşünerek bilgisayarı, mp3 çaları ve telefonu da sığdırırız o masaya. Soran olursa eksik konular internetten bulunacak, bir sorun olursa arkadaşa sorulacak... Mp3 çaların bile bahanesi vardır hatta. "Çok ses yapıyorsunuz konsantre olamıyorum" şeklinde çemkirerek onu bile savunuruz. 

 Sıra artık çalışmaya gelmiştir. Kendi yalanımıza kendimiz bile inanarak otururuz derslerin başına. Ama gerçeği anlamak çok zaman almaz. Maksimum yarım saattir o masa başında ciddi ciddi çalışmamız.  Sonrası için ise farklı farklı tepkiler yok değil. Bazı kesim boş boş sayfalara bakarak etrafındakileri çalıştığına ikna eder. Bazıları -ki bu kesime ben de giriyorum- şöyle bir silkelenerek çalışmaya devam eder. 

Her iki türlüsü de boşa çırpınıştır. Çünkü hocanın iki ay boyunca anlattığını bir gecede anlayabilmenin yolu ya iyi bir ezber yeteneğine sahip olmaktır ya da gerçekten ilgilenerek okumaktır. E madem ilgimizi çekiyordu neden son güne kaldı diye de düşünürsek. Ezber yeteneğin varsa geçersin yoksa şansına.
 Kısacası: Öğrenci olmak zordur.. Her ne kadar çalışan kesim öğrencilik yıllarına dönmeyi ne kadar çok istediğini ve öğrenci olmanın daha kolay olduğunu söylese de öğrenci olmak gerçekten zordur. Çünkü eğer kolay bir öğrencilik geçirirsen zor bir çalışma hayatı olan bir meslek seçmiş olursun. Daha çok beden gücünü kullandığın işlere mahkum kalırsın. Akşam eve geldiğinde ise sızlanarak çocuğuna "bu yıllarının kıymetini bil keşke ben de öğrenci olsaydım" dersin. Ancak çalışma hayatın kolaysa yada zor olsa bile iyi bir maaş getiriyorsa öğrencilik hayatında iyi zorlanmışsın demektir.



...Katre Gizem...
11.04.2013

Tiyosülfatın Kullanımı


En son yaptığımız deneyde tiyosülfata işimiz düştü. Ancak internetteki türkçe kaynakların yetersiz olduğunu görünce bu konuda yazmak istedim. 

Tiyosülfat (S2O3-2 ) bilindiği üzere kararsız bir asit ve negatif yüklü bir köktür. Üzerine asit ilave edildiğinde ortamda serbest kükürt meydana gelir ve kükürt dioksit gazı açığa çıkar. Bu şekilde ortamdaki varlığı test edilmiş olur.