Müzik olmadan atmayan bir kalbi var onun,

dans etmeden duramayan bir doğası,

bir de gevezelikleri var kendi çapında...

Kore'den Kocaman Bir "Hello"


>> G-Dragon & Sandara Park (2009)

Her ne kadar bu Hallyu daha yeni yeni ön plana çıkmaya başlamış olsa da, ben biliyorum ki uzun zamandan beri Kore'yi, K-pop ve idolleri seven insanlar var. E ben yeni sayılıyorum aranızda birazcık.

Madem öyle dedim Kore'den selamları bir araya toplayalım ve bakalım ortaya ne çıkacak??

Bir Sınav Hatırası

Tarih: 28 Kasım 2013
Ders: FizikoKimya 3
Hoca: Hadi yazmayayım onu da.

Ve hoca kağıtları dağıttı..

Sevgiyi Öğretmek


Birine sevgiyi, nasıl seveceğini öğretemezsiniz. Bu kalpten gelir. Ancak ona sevgisini nasıl ifade edeceğini öğretebilirsiniz..

Daha küçücük çocukken bir şey istediğinde başlarız şart koşmaya;

>>Elinin uzanamadığı bir yerden bir şeyini isteyen bir çocuğa "önce bir öpücük ver öyle." demek
>>"Uslu bir çocuk olursan seni çok severim" veya "istediğin bir oyuncağı alırım"
>>İlk karnesine - iyi geldiği takdirde - bisiklet ile ödüllendirileceğini söylemek
>>Lise çağlarında yanınıza "canım annecim/babacım" diye gelen çocuğuna "yine ne istiyorsun acaba?" gözleriyle bakmak..
>> "Falancanın oğlu/kızı okul birincisiymiş!"
>>Sizin istemediğiniz bir şekilde davrandığında veya bir hatasında "hayırsız evlat", " benim senin gibi bir çocuğum yok"... gibi sözler sarf etmek
>> -yapmadığın taktirde- "Seninle küseceğim ve konuşmayacağım"

Daha bir çok şekilde örneklendirilebilir. 

Bir şekilde yönlendirmek veya çocuk üzerindeki otoriteyi korumak adına bu tarz cümleler sarf etmişseniz, bu cümlelerden çıkartacakları anlamlara bir bakalım;

Küçücük Bir Yürek

Kelimenin tam anlamıyla afacan bir çocuktu. Henüz 6'sında ya var ya yok.. Kendisinden bir yaş küçük kız kardeşinin doğmasıyla ilginin üzerinden gittiğini düşünen her çocuk gibi kıskançlığını hırçınlıkla gösteriyordu. Yaptığı haylazlıklardan azar işitmeye ve terlik yemeye o kadar alışmıştı ki her seferinde hırçınlığı git gide artıyordu.

Üstü başı çamur içinde girdi kapıdan içeriye. Kapının önündeki paspas da çamur olmuştu. Çaktırmadan odasına doğru kaçtı. Annesi mutfakta bir şeylerle ilgileniyordu ve geldiğinin farkına bile varmadı. Pek alışılmış bir durum değildi aslında ama çocuk bunu fırsat bilerek odasında oynamaya devam etti. Kız kardeşi de yanına geldi. Aradan bir süre geçti ve her çocuk gibi -olağan- oyuncak kavgasına tutuştular.

Nihayet anneleri de durumu fark etmişti ve yanlarına geldi. Her ikisine birden bağırarak "Neyi paylaşamıyorsunuz yine?" dedi. Çocuklar hep bir ağızdan dertlerini anlatırken kadın daha da sinir oldu ve mutfağa geri döndü. Bir tuhaflık vardı (?) Çocuklar da peşinden mutfağa yöneldiler. Kadın, yemek masasının önündeki sandalyeye oturmuş ağlıyordu. İki çocuk, iş, ev, hayat şartları ve daha çoğaltabileceğimiz bir çok nedenden dolayı yorulmuş olan kadın artık basit bir çocuk kavgasında bile patlayacak kadar kötü olmuştu. 

Gözleri doldu çocuğun. Usulca -ve biraz da korkarak- yaklaştı annesinin yanına. Ellerini annesinin dizine koyarak çenesini ellerine yasladı ve bir süre baktı. Anlayamıyordu. Annesi ağladıkça küçücük gözleri doluyordu. Sonunda eğildi çocuk ve yerden terliği alıp annesine uzattı. Sonra da şu sözleri fısıldadı ağlayarak;

"Anne ağlama! Bana vur, kız, döv.. ama lütfen ağlama!"

...Katre Gizem...
03.08.2013

Bana Ne Özledim

Müzik attığım her adımda peşimden geldiği için ister istemez her 3 yazımdan birinin bir köşesi müziğe çarpıyor tabi. Ve Grup Vitamin'in müzikleriyle büyümüş biri olduğumdan böyle neşeli ve esprili şarkılar da hemen dikkatimi çekiyor haliyle. Vitamin'i bilmeyeniniz yoktur diye düşünüyorum. (Yoksa hemen araştırmaya..!)

Bir süre önce bir arkadaşım bana "Oğuzhan Uğur - Gereksizse Söndür" şarkısını dinletmişti. Ki bu ilk şarkı olarak tamamen yanlış bir seçim. Ben önce "Tın" veya "Pampa"dan başlıyorum ki müzik tarzları tam ve net anlaşılsın. "Gereksizse Söndür" şarkısıyla başlayınca tabi insan devamında çok daha esprili şarkılar yer aldığını pek düşünemiyor. Bir şekilde bir şey oldu ve diğer şarkılara da yönelmeye başladım. Önce "Pampa", sonrasında "Tın", "Terbiyesizim"... diye devam etti. Peşine ekibiyle hazırladıkları skeçler derken bir bakmışım bütün günümü buna ayırmışım. Olabiliyor tabi böyle şeyler.

Sol Yanını Bırak Öyle Git


 Camdan içeriye usulca süzülen sokak lambasının ışığı gözümü alıyor. Az önce köşe başındaki evin köpeği yoldan geçen bir arabaya havladı durdu. Oysa araba çoktan köşeyi dönüp uzaklaştı bile. Bizimkinin sessizlikten canı sıkıldı herhalde.


Günlerdir uykusuzum. Bu yastıklar bana yabancı! Çok yumuşaklar bir kere! Omzunun bittiği yerde, sol göğsünün az yukarısında ama sesini duyacak kadar kalbine yakın bir şekilde uyumaya alışmışım ben. Şimdi şu koca yatakta elimi, kolumu koyacak yer bulamıyorum. Bir sürü yastıkla doldursam nafile. Yumuşacıklar işte! Bazen tek kişilik bir yatakya en uç köşeye kayıyorum. Bunların hepsi senin suçun! Sol yanını ver ve öyle çık hayatımdan.

A Song to My Fan Club


Bir gün oturmuş Duman grubunun "Senden daha güzel" şarkısını dinliyordum. "...Kimseyi görmedim ben, senden daha güzel. Kimseyi tanımadım ben, senden daha özel..." diyor sözlerinde. Ve birden dedim kendi kendime; "Acaba başka grupların yada sanatçıların bunun gibi şarkıları var mı? Hayranlarına seslendiği, onlara ithaf ettiği.." Olmaz olur mu? Türkiye'de bir de MFÖ'nün var. (Hep yaşın 19)

Ben bugün, hayranlarına belki diğer birçok ülkeden çok daha fazla önem veren bir ülkenin sanatçılarından bahsetmeyi planlıyorum. Güney Kore'de ünlü olmak diğerlerinden biraz daha farklıdır. Onlar hayranlarına bir isim verirler ve kendilerini onların var ettiği gerçeğini asla unutmazlar. Aynı şekilde onların hayranları da diğerlerinden biraz farklı olarak daha tutkuludur. Sadece Koreliler için söylemiyorum çünkü bugün Koreli müzik gruplarının dünya çapında hayran kitleleri var. Buna genellikle Kore furyası deseler de ben bunu işini iyi yapan insan beğenilir şeklinde yorumluyorum. Tamam belki yakışıklı yüzleri dışarıdan bakan bir insan için sadece yüzleriyle ünlü olmuşlar gibi görünmesine neden olsa da -ki kabul o da büyük bir etken- aslında bu çocuklar gerçekten gece gündüz sıkı bir çalışma içerisindeler. Her konserleri için, her şarkıları için, her koreografileri için özenle çalışıyorlar. 

Be Hey Dürzü | Neyzen Tevfik

Ne ararsın Tanrı ile aramda 
Sen kimsin ki orucumu sorarsın? 
Hakikaten gözün yoksa haramda 
Başı açığa neden türban sorarsın? 

Rakı, şarap içiyorsam sana ne 
Yoksa sana bir zararı, içerim 
İkimiz de gelsek kıldan köprüye 
Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim. 

Esir iken mümkün müdür ibadet 
Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et... 
Senin gibi dürzülerin yüzünden 
Dininden de soğuyacak bu millet. 

İşgaldeki hali sakın unutma 
Atatürk'e dil uzatma sebepsiz 
Sen anandan yine çıkardın amma 
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz

Neyzen Tevfik


Baba Olmak Zor Zanaat.





Doğduğum gün ile ilgili bir yazı yazmıştı bir keresinde babam.

Sevgili kızım Gizem 01/07/1991 yılında sabah ezanıyla Bakırköy (İSTANBUL)'da dünyaya geldi. Onun gelişiyle birlikte yağmur başladı, ortalıkta güzel bir koku vardı. İşte kızımın kokusu...
diye başlıyordu..

Oğlan anneye, kız babaya derler ya hani çok doğru. Bir kız evlat için babalar daha kıymetlidir. Buna rağmen en çok çatışma da babayla olur.
Anne hep sevgidir oysa. Ve her anne aynı şekilde çok seven.. Ama babalar farklıdır hep birbirinden. Kendine göre evlat yetiştirme yöntemleri vardır. Çoğu zaman ise aynı hatalar tekrarlanır tekrarlanır durur.. Ben bir örnek üzerine yoğunlaşacağım bugün.

Bazı babalara göre bir çocuk sadece ders çalışmalıdır. Sana sorduğunda detaylı bir şekilde anlatırsan yanlış anlayabilir. Yaptığın şey dersine yararlı olsa bile ucu televizyona, bilgisayara veya evden dışarıya dayanıyorsa onu farklı algılama potansiyellerine sahiptirler. Kısaca "ders çalışıyorum baba" diye özetlemediğin sürece senin kütüphaneye/internet kafeye gitmen bir gezme ve eğlencedir. 

Mesela ben İngilizce kelimeleri Sims oynayarak öğrendim. Geçtiğimiz sene Korece'ye başladığımda da oyunu Korece yaparak o şekilde kelime ezberledim. Ama bunu babama söylesen; "OYUN OYUNDUR." Bu kadar basit ve net.

Bir çoğuna göre sosyal faaliyetler çok gereksizdir. Size hiç bir şey katmaz. İstanbul gibi büyük şehirde yaşıyorsanız özellikle, sosyal faaliyetlerinizi engellemek için ellerinden geleni yapma ihtimalleri var. Bir öğrenci ders çalışmalıdır. Ne işi var arkadaşlarıyla kafelerde, gezilerde.. Babanız, arkadaşlarınızla gezmenize izin veriyorsa şükredin. Çünkü benim lise çağlarım Bakırköy'de bombaların patladığı döneme denk gelmişti ve bu da babamın sabit bir bahanesi olmuştu.

Çok fazla telefon kullanmanız, yeni bir ayakkabı için diretiyor olmanız,  yeni bir elbise, sinema biletleri... babalar için kabus gibidir.

Ve sanırım gençken anlamakta zorlandığınız en önemli nokta ise babanızın asla bir erkek arkadaşınızın olmasına izin vermemesidir. Hatta bir erkekle normal arkadaş olsanız bile hemen sevgiliniz olarak algılanır ve görüşmeyi kesmeniz istenir. 

İyi polis, kötü polisi oynarlar hep evde. İyi polis anne, kötü polis baba olur. Annenin güzellikle dinletemediğini, baba bağırarak dinletmeyi dener. Bu yüzden de otorite olmanın büyük bir sorumluluğu vardır üzerinde. Sevgi ve şevkat gibi olguların bu otoriteyi sarsacağına inanılır. Bu yüzden de sevgilerini hep içlerinde saklar babalar.

Günümüz ortadirek ailelerinde geçimle ilgilenmekle o kadar meşgüllerdir ki o yorgunlukla bir de sizin hayatınızın detaylarına kafa yormak zor gelir. Derslerinizin ne olduğunu veya nelerin size faydalı olacağını araştırmadan "ders çalış" diyerek kestirip atarlar. Günde ne kadar zamanı oyuna ne kadar zamanı derse ayırdığınızı takip etme fırsatları olmadığından ve oyunun başından kalkmaz da başarısız olursunuz korkusundan her oynadığınız oyuna kıyametleri kopartırlar. Çünkü yeterince çalışmazsanız notlarınız kötü gelir ve ileride iyi bir meslek seçmekte zorlanırsınız. Bu da size düşük maaş ve geçim sıkıntısı olarak geri dönecektir. Bir babanın aklından geçen ilk şey de bu olduğu için o andaki hislerinizi gözardı edip robot muamelesi yapabilirler. Geçim zaten başlı başına bir sorundur. Babanız gidip ev sahibine yada sular idaresine çok para istiyorsun ben hepsine nasıl yetişeyim diyemeyeceğinden telefon faturası, eğlence masrafları gibi zaruri olmayan şeylerden kısarak dengeyi bulmaya çalışırlar. Buradan zararlı çıkan çocuklarmış gibi görünür hep. Erkek arkadaş konusu ise tam bir kabustur. Yaşın gereği insanlarla iletişimde hatalar yapabileceğini düşünür, kendi gençliğindeki meraklarını ve yaptıklarını hatırlar, olabilecek en kötü senaryoları da kafasında kurduktan sonra kızının erkek arkadaşı olmasına kesinlikle izin veremeyeceği konusunda karar kılınır. Çünkü bu konuda birebir takip edip koruma altına alamayacağını bilir. Sonuçta incinme ihtimaliniz ise çok yüksektir. En kestirme yol ise "HAYIR.!" demektir. 

Küçükken bu açıdan bakmak zordur. Dolayısıyla da sürekli isyanlar edilir. Çatışmalar olur. Büyürken empati kurmayı da öğrenir insan zamanla, anlamaya ve yumuşamaya başlar. Daha sonrasında ise zamanında kendisinin neler hissettiğini unutup aynı hataları kendisi de tekrarlar. Bu döngü de böyle devam eder..

Olaylara her iki açıdan da bakabiliyor olmam böyle davranan babaların haklı olduğunu kabul edeceğim anlamına gelmiyor tabi ki. Çünkü bir çocuğun sorumluluğunu almışsanız sadece onun fiziksel güvenliğinin veya iş hayatının sorumluluğunu değil aynı zamanda duygularının, karakterinin ve mutluluğunun da sorumluluğunu alırsınız. Sadece maddiyata bakan aileler çözümü yüksek puanla yerleşilmiş bir üniversitede ararlar. Hayatta bu da önemlidir elbet. Ama tek önemli şey buymuş gibi bir insana robot muamelesi yapmak da doğru değildir.

Güzel bir babalar gününde neden böyle bir yazı yazdım? Babalar sadece bu hatalardan mı ibarettir? 

Kesinlikle derdim babalara çemkirmek değil. Aksine tüm hatalara rağmen sonsuz sevgi kredisine sahiptirler onlar. Ne kadar kavga edilse de insan en yakın arkadaşına, karısına/kocasına karşı bile sevgisini tüketir de aile öyle değildir işte. Ama sevgi krediniz tükenmiyor diye de kalp kırmadığınız anlamına da gelmez, bunu da sakın unutmayın. Bazen "sert olayım, otoritemi koruyayım yoksa benim lafımı dinlemez, zapt edemem" düşünceleriyle öyle şeyler yapabiliyorsunuz ki derin yaralar bırakabiliyor. Ya da daha kötüsü karakterinde istemeyeceğiniz sonuçlar oluşturabiliyor. 

Benim burada anlattığım belki biraz ilgisizlik, biraz ihmal olarak nitelendirilebilecek genel hatalar. Çok daha büyüklerini yapan aileler de var. Ben de burada anlattığımdan çok daha büyük hatalar yapan bir babanın kızıyım. Şuan onunla konuşmuyor olmamdan dolayı bunları anlatıyorum. Onu sevmediğimden değil onunla konuşmayışım, böyle giderse nefret ederim diye korktuğumdan belki. Ya da artık kırılmayı kaldıramadığımdan.. Herkes kendi hatasının farkına varır ve yapmamaya gayret gösterirse daha az kırgınlık olur hayatımızda. Bu ufak detaylar belki yarın öbür gün evladınızın size sırt çevirmesine neden olacak kadar kötü bir sonuç doğurmayacaktır ama inanın bu bir başlangıç. Böyle başlayınca gerisi geliyor. Yokuş aşağı giden ve frenleri tutmayan bir araba gibi adeta. Farkına bile varmazsınız kırdığınızın. Olağan bir hal alır ve artık acıtmadığını sanırsınız. Geri dönülmez hale geldiğinde ise "ben ne yaptım ki" dersiniz. İsterim ki bunlar olmasın kimsenin hayatında. 

Tüm babaların babalar gününü en içten dileklerimle kutlarım.

...Katre Gizem...
16.06.2013

Ben'zemez Kimse Sana | Yılmaz Özdil

BEN'ZEMEZ KİMSE SANA

Üç milyar ağaç diktim.

Benden önce İstanbul çöldü.

Amazon ormanı gibi yaptım.

*

Boğaz yoktu.

Ben ayırdım ikiye.

Baktım ki, yüzerek geçiyorlar karşıdan karşıya, köprüler kurdum.

Marmara denizi boş çukurdu.

Ben doldurdum.

Bekir Coşkun | Tehlike Döndü...

Tehlike Döndü...

Mesajı aldı mı?..
*
Japonlar aldı...
Brezilya aldı...
ABD, AB, BM; NATO aldı...
Fas Kralı aldı, tüydü...
Sezen Aksu aldı...
Bu alamadı...
*
On gündür kopan kıyamet karşısında Cumhurbaşkanı “Mesaj alınmıştır” derken, bu, gazetecilere sordu:
“Siz bir mesaj aldınız mı?..”
Ürktü bizim çocuklar ne de olsa...
“Yok valla biz bir şey almadık, alsak söylemez miyiz?..”

Can Dündar | Baba, sen hele bi çekil bakalım!

Can Dündar: “Baba, sen hele bi çekil bakalım!”

Onlar da “88 kuşağı“...
20’li yaşlardalar.
10 yıl sessiz beklediler.
“Bunlar apolitik, duyarsız gençler“ küçümsemesini sineye çektiler.
Sonra (büyüklerinin anlatıp durduğu o Mayıs sabahına benzer bir sabahta) “Yetti“ deyip çıkageldiler.
Sokakta, parkta, ekranda, yeni yüzler, yeni sözler...
“5 dakkada değişti bütün işler...”

Kimya Bölümü Okumak İsteyenlere Acı Gerçekler



Bir keresinde kimya bölümü okumak evliliğe benzer diye bir yazı paylaşmıştım ve aynen şöyleydi;


Kimya bölümü okumak evliliğe benzer; ilk sene genel dersler alırsın ve aynı balayı gibidir, ikinci yılda analitik, organik, anorganik gibi dallara ayrılmaya başlar ve bu balayının bittiğini ve artık tamamen bir evli çift gibi olduğunuzu gösterir, üçüncü yılınızda işe fizikokimya biyokimya gibi konular, ağır lablar.. eklenince bu evliliğin artık boşanma raddesine kadar geldiğini, artık bıçağın kemiğe dayandığını hissedersin, son sene gelir artık boşanmak istesen de boşanamazsın ve 4. senenin sonunda artık nur topu gibi bir diplomayı verirler kucağına..

Bir Hayalim Var Ve Ben Bu Hayale Güveniyorum.!


Küçükken ne de kolaydır hayal kurmak. Biri size büyüdüğünüzde ne olacağınızı sorduğunda hiç çekinmeden bir cevap verirsiniz. Mantıklı mı mantıksız mı? Cevap niteliğinde mi değil mi? Düşünmeden..

Peki ya büyüdüğümüzde bu cesaretimiz nereye gidiyor? 

Simsiyah.!



Bu yazımda siyah ile ilgili yanlış olduğuna inandığım genel bir yargıdan bahsetmek istiyorum. Öncelikle siyah genellikle renk olarak kabul edilmez ve renksizlik olarak geçtiği yerler bulunmaktadır. Üstelik siyah kelimesinin hüznü, yalnızlığı, sıkıntıları ve endişeleri, karamsarlığı ifade ettiğini de sıkça duyarız. Bazı yerlerde ise siyah renginin özgüveni, gizemi, gücü, soyluluğu, ağırbaşlılığı, hırsı ve tutkuyu ifade eder. Bu aslında bir çelişkidir ancak olduğu gibi kabul ederiz.

Siyahın aynı zamanda matemi ve cenazeyi de hatırlattığını düşünenler olmuştur mutlaka. Bu batı inancına göre böyle olsa da aslında matemin rengi beyazdır. Çünkü kefenin rengi de beyazdır. Peki ya gelinlik? Gelinliğin beyaz olması da batıya özgüdür. Eski Türk geleneklerine baktığınızda gelini kırmızı temsil eder. Dolayısıyla bindallı da kırmızıdır. Hatta birçok doğu ülkesine baktığımızda geleneksel gelinliklerin renkli olduğu da görülmektedir.

Öncelikle renk nedir? Siyah nasıl bir renktir?

Annemin Hikayesi




"Hayattaki en büyük mutluluk sevildiğimize, kendimiz olduğumuz için sevildiğimize ve kendimize rağmen sevildiğimize olan inancımızdır." 
 Victor Hugo

Benim Gri Şehrim


Yaşadığınız bir şehri sevip sevmemeniz kuşkusuz orada yaşadıklarınızla doğru orantılıdır. Sizi sevdiklerinize bağlayan bir şehir gözünüze en güzel görünen, sürekli kötü anılarla dolu olanı ise kaçmaya çalıştığınız olacaktır. Bununla birlikte yaşadığınız yerin sizin beklentilerinizi de karşılaması gerekir ki bu da orayı sevmenizde bir diğer unsurdur.

Rubai 2 │ Ömer Hayyam


Dizilerde ve Gerçeklerde..

Herkes dillere destan bir aşk hikayesinin olmasını ister elbette. Çok sevmek, çok sevilmek... Bazen kızlar; romantik olsun, yakışıklı olsun, uzun boylu olsun, zeki olsun... Ya da erkekler; güzel olsun, seksi olsun, alışverişten hoşlanmasın.. gibi şeylerle kısıtlıyorlarmış gibi görünseler de aslında herkesin gönlünde yatan bir prens ve prenses vardır. Bir bayan olarak bayanların açısından yaklaşarak bir diziden aldığım resimlerle "çok küçük bir kısmını" anlatmaya çalışacağım. Elbette kıstaslar herkes için aynı olmasa da sanırım ufak da olsa ortak noktalara değinebiliriz.

Solaksın sen.!



Merdivenin bir kenarına oturmuştum. Bir elime başımı yaslamış diğer elimle yere dökülen yapraklarla oynuyordum. Düşünüyordum da bir yandan. Anneme seslenip küçük bir kız çocuğu gibi sorasım geldi birden: "Anne! Ben şeytanı mı doyuruyorum" Ne kadar düşünsem de içinden çıkamıyordum.

Hiç tanımadığım bir aileye bir arkadaşım vasıtasıyla misafirliğe gitmiştim. Geleneksel bir yemek yapmışlar sağ olsunlar beni de sofralarına davet ettiler. Oturduk yedik. Aşure ayındaydık, yemekten sonra aşureler de geldi. Sonra içeriye bir amca girdi, sakalı önünde, yapılı bir amca.. Selam verdi ve oturdu. Bir süre sonra şu cümleler döküldü ağzından;

"Sağ elle yenmiyor mu o? Bizde sol elle yemek yemek şeytanı beslemektir derlerdi."

Ağzıma getirdiğim lokmayı zar zor yuttum. Bana edilmişti laf. Çünkü sol elini kullanan başka kimse yoktu. Arkadaşımla göz göze geldik. Ağrıma gittiğini anladığını düşünmüştüm. Biraz espriyle karışık gerilen ortamı rahatlattı. Bense hatır için kalan son lokmamı sağ elimle yemeye zorladım kendimi.

O gece yatağıma yattığımda tek bir soru kurcalıyordu zihnimi: Elimde olmayan bir şey için neden suçlanırcasına rencide olmuştum onca insanın önünde? Kendisiyle aynı düşünmüyor diye bir insanı yargılamak büyüklük mü? Neden toplum olarak bir şeyleri başkasına dayatmakta bu kadar ısrarcıyız? 
 
O günden ötürü arkadaşıma bir tavır takınmadım. Onun suçu değildi ne de olsa. Evet ben incinmiştim. Ağrıma da gitmişti belki. Ama o sözler onun ağzından çıkmamıştı. Nasıl suçlayabilirdim ki?

Ve bir gün geldi birlikte bir şeyler içmeye gittik. Yanımızda üçüncü bir arkadaşımız daha vardı. Ben Türk kahvesi içemem. O yüzden salep söyledim. Elimde kaşık, bir yandan salebin üzerindeki köpüğü karıştırıyorum. Arkadaşımdan "sağ yeşilcim sağ" şeklinde bir uyarı aldım. O anda beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Ses tonu normaldi. Hatta belki biraz da esprili bir dille söylemişti. Ama her ne olursa olsun benim hassas olduğum bir konuydu. Sinirlendim. Aynı zamanda kırıldım da. Ufak bir tartışmadan sonra yine de kalbi kırılsın istemedim. "Özür dilerim" dedim arkadaşıma. "Belki biraz sert çıkmış olabilirim ama bu da benim hassas olduğum bir konu sen de bunu anla ve bir daha bu konuyu açma lütfen" dedim. O görüşmeden sonra bir süre aramız soğuk kaldı. İlk okul çocuğu değildik tabi ki küsmedik ama her iki taraf da kırıldığını düşünüyordu. Uzun bir aradan sonra tekrar aynı masaya oturduk. Hiç bir şey olmamış gibi... Bir şekilde konu döndü dolaştı o güne geldi ve arkadaşım bana "orada sen hatalıydın" dedi. Bir kez daha kırılmıştım. Sanırım çok hassasım. Kırıldığım halde sırf arkadaşımın gönlünü hoş tutmak için özür dahi dileyen ben bir kez daha aynı insan tarafından aynı konu yüzünden kırılmıştım.

O her ne kadar "senin iyiliğin için söyledim" diye kendini savunsa da benim açımdan göremiyor durumu. Tek isteğim bu konunun bir daha açılmaması oysa. Beni kendi halime bırakmalarını istemeye hakkım yok mu? Eğrisiyle doğrusuyla bu benim hayatımsa ve sen bir kere anlatarak vazifeni yaptıysan sürekli dile getirmek baskıya ve hatta dayatmaya girer. Yeterince büyük bir yüreğim var. O yüzden bu kırgınlıklarımı da onarırım. Yeter ki ısıtılıp ısıtılıp gündeme gelmesin böyle şeyler. Ben solağım arkadaşım. Yemek yemek ve yazı yazmak dışındaki şeylerde sağ elimi kullanabilsem de yemek yerken kendimi sağ elimi kullanmaya zorladığımda zorlanıyorum. Açıkçası gerek de görmüyorum. Görmek zorunda da değilim. Beni ben olarak kabul etmenizi bekliyorum..

Bu örneği neden verdim? Çünkü direk kuru kuruya "insanları oldukları gibi kabul edin" dediğimizde bazıları unutabiliyor. Kendinize bir sormanızı istiyorum. Belki siz de farkında olmadan bir arkadaşınızı incitmişsinizdir. Ve belki o da sırf aranız bozulmasın diye, arkadaşlığınızın hatırına susmuştur. Her insan mutlu olmayı hak eder. Onların kendilerini kötü hissetmelerini sağlamak ise yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Karşınızdaki insan ister sıradan bir arkadaşınız olsun, ister sevgiliniz, eşiniz, çocuğunuz veya kardeşiniz.. hatta köşedeki bakkalın oğlu, apartman yöneticisinin kızı, sitenizin önünde duran bekçi.. Fark eder mi? Onu öyle kabul etmek zorundasınız. Ya olduğu gibi kabul eder hayatınıza alırsınız ya da bu bana uymuyor ben bunla yapamam deyip uzaklaşırsınız. İnsanlar sizinle aynı düşünceye sahip olmayabilirler ama bu onları kötü yapmaz. Ama siz onlara sırf farklılar diye kötü hissettirecek en ufak bir şey dahi söylerseniz yada ima bile etseniz. Siz kötü olursunuz. Herkesin sizin doğrunuzdan yürümesini beklemek bencilliktir.

...Katre Gizem...
25.04.2013




Sınav Haftaları...



Geldik bir sınav haftasının daha başına. Her öğrencinin başına beladır bu sınavlar. Kışın olanına biraz daha tahammül edilebilir belki de, tam da bahar şenliklerine denk gelen vizeler yok mu? Hiç mi hiç hoş değil. Kim bilir kaç öğrenci vardır benimle aynı hisleri paylaşan. 

 Sınavlardan iki hafta önce başlanır "sınavlar da yaklaşıyor" demeye. Herkes başına geleceği bilir de olabildiğince ertelemeye çalışır. Sınavlardan önceki son hafta belki hoca sınavla ilgili bir şey söyler umuduyla her derse girilir. Ama her seferinde eli boş dönülür o derslerden. Ha bugün ha yarın başlarım çalışmaya derken sınavlar başlamıştır bile.

Öncelikle bir alışveriş gereklidir. Bir savaşa giriyoruz sonuçta. Cephaneyi sağlam tutmadan olur mu? Hemen ev arkadaşını kaptığın gibi bir markete gidilir. Eller kollar dolu: çikolatalar, cipsler, çerezler, içecekler... Aklına gelebilecek  abur cubur reyonunun bütün ürünleri. Belki bazılarınız da yapıyordur ama ben gözüme şirin görünsün belki çalışma isteğim gelir diye düşünerek post-it de alıyorum. Hatta belki birkaç fosforlu kalem.

 Masa bir güzel çalışma konumuna getirilir. Bütün aldıklarımız elimizi attığımızda ulaşabileceğimiz kadar yakın konumlandırılmalıdır. Kalemler, kitaplar, çoğunlukla arkadaşlardan alınan fotokopiler de masadaki yerlerini bulurlar. Çok gerekli olduğunu düşünerek bilgisayarı, mp3 çaları ve telefonu da sığdırırız o masaya. Soran olursa eksik konular internetten bulunacak, bir sorun olursa arkadaşa sorulacak... Mp3 çaların bile bahanesi vardır hatta. "Çok ses yapıyorsunuz konsantre olamıyorum" şeklinde çemkirerek onu bile savunuruz. 

 Sıra artık çalışmaya gelmiştir. Kendi yalanımıza kendimiz bile inanarak otururuz derslerin başına. Ama gerçeği anlamak çok zaman almaz. Maksimum yarım saattir o masa başında ciddi ciddi çalışmamız.  Sonrası için ise farklı farklı tepkiler yok değil. Bazı kesim boş boş sayfalara bakarak etrafındakileri çalıştığına ikna eder. Bazıları -ki bu kesime ben de giriyorum- şöyle bir silkelenerek çalışmaya devam eder. 

Her iki türlüsü de boşa çırpınıştır. Çünkü hocanın iki ay boyunca anlattığını bir gecede anlayabilmenin yolu ya iyi bir ezber yeteneğine sahip olmaktır ya da gerçekten ilgilenerek okumaktır. E madem ilgimizi çekiyordu neden son güne kaldı diye de düşünürsek. Ezber yeteneğin varsa geçersin yoksa şansına.
 Kısacası: Öğrenci olmak zordur.. Her ne kadar çalışan kesim öğrencilik yıllarına dönmeyi ne kadar çok istediğini ve öğrenci olmanın daha kolay olduğunu söylese de öğrenci olmak gerçekten zordur. Çünkü eğer kolay bir öğrencilik geçirirsen zor bir çalışma hayatı olan bir meslek seçmiş olursun. Daha çok beden gücünü kullandığın işlere mahkum kalırsın. Akşam eve geldiğinde ise sızlanarak çocuğuna "bu yıllarının kıymetini bil keşke ben de öğrenci olsaydım" dersin. Ancak çalışma hayatın kolaysa yada zor olsa bile iyi bir maaş getiriyorsa öğrencilik hayatında iyi zorlanmışsın demektir.



...Katre Gizem...
11.04.2013

Tiyosülfatın Kullanımı


En son yaptığımız deneyde tiyosülfata işimiz düştü. Ancak internetteki türkçe kaynakların yetersiz olduğunu görünce bu konuda yazmak istedim. 

Tiyosülfat (S2O3-2 ) bilindiği üzere kararsız bir asit ve negatif yüklü bir köktür. Üzerine asit ilave edildiğinde ortamda serbest kükürt meydana gelir ve kükürt dioksit gazı açığa çıkar. Bu şekilde ortamdaki varlığı test edilmiş olur.

Hediye


Saçlarındaki bukleleri son bir kez düzeltti. Rujunu tazeledi. Taze bahar çiçeklerinden oluşan parfümünü sıktı. Siyah mini saten elbisesini son kez düzeltti. Artık çıkmaya hazırdı.

O ana kadar belki de bin kere aklından tekrar etti: Ne yapması gerekiyordu, ne kadarını yapmıştı, sırası asla karışmamalıydı… Aman Allah’ım..! Çoktan eli ayağı birbirine dolaşmıştı. Kendine durmadan şu cümleyi tekrarlıyordu;
Sakin ol! Derin bir nefes al. Böyle heyecan yapmaya devam edersen her şeyi mahvedeceksin. Sakin! Sakin! Of neden sakinleşemiyorum…?”

Eli hala kapının kolunda, derin bir nefes daha aldı. Unuttuğu bir şey kaldı mı diye tekrar arkasına dönüp odaya göz gezdirdi. “Tamam. Sanırım artık gitmeliyim.”

O gün çok önemli bir gündü. Bu kadar heyecan, bu kadar telaş boşa gidemezdi. O yüzden bir hafta boyunca tekrar tekrar her şeyi gözden geçirmiş ve tabiri caizse tüm vaktini buna ayırmıştı.

Bir yandan arabasına doğru koşuştururken diğer yandan da ayakkabılarını gitmeye çalışıyordu. Nihayet evden çıkıp arabasına binebilmişti. Galerinin önüne park etti. İçeri girdi ve ışıkları açtı. Uzun zamandır bu sergiyle uğraşıyordu. Kalbinde kocaman bir yer ayırdığı eşini, kendisini, sevgilerini ve hikayelerini anlattığı tablolardan bir sergi hazırlamış ve bu kurguyu bozmayacak şekilde düzenlemişti tüm tablolarını. İlk girişte kendi resmi vardı. Hayalleri ve çocukluğunu özetlediği bu tablonun hemen yanına benzer bir kurguyla eşinin hayatını özetleyen bir tablo yerleştirmişti. Bu iki tablonun hemen sonrasında ilk tanışmalarını sahnelediği tablo bulunmaktaydı ve sırasıyla en güzel anıları, evlenme teklifi, düğünleri şeklinde bütün aşk hikayesi yer almaktaydı. En son tabloda ise bir hediye paketi resmedilmişti. Bu tablonun tam önüne parti masasını yerleştirmişti. Tabi ki bir de her partide bulunan diğer süslemeleri de unutmamıştı.
Artık yavaş yavaş herkes gelmeye başlamıştı. Kadın eşini aradı ve eve gitmeden önce sergiye uğraması gerektiğini söyledi. Adeti bozmamak gerekir. O kadar emek edilmiş madem parti de sürpriz olsun. Herkesi arka tarafa doğru yönlendirdi. Işıkları kapatmamıştı. Eşi galeride olduğunu biliyordu. Kapatmasına gerek yoktu. İçerisi de dışarıdan bakıldığında görülmediğine göre açık kalması en iyisi olacaktır diye düşündü. Bir süre sonra eşinin arabasının farlarından gelen ışık galeriden içeriye süzüldü. Herkes yerini alsın! Adam konuşarak galerinin kapısını açıp içeriye daldı; “Hayatım bugün çok garip…” Daha henüz cümlesini tamamlayamadan kalabalığı karşısında gören adam şaşırmıştı. Bütün bir hafta bir toplantıdan diğerine koşmaktan, gece yarılarına kadar verilerle uğraşmaktan böylesine önemli bir günü unutması çok doğal değil miydi? Böylece sürpriz de bozulmamış oldu.

Herkesle teker teker selamlaşıp tebrikleri kabul eden adam resimlerin bulunduğu yoldan devam ederek parti masasına doğru yürümeye başladı. Her bir resim başka bir anıyı anımsatıyordu. Gözleri doldu. Ama fark ettirmedi kimseye. Etrafına bakındı. Eşi daha az önce yanında değil miydi? “Nereye gitti ki?” diye düşündü ama çok üzerinde durmadı ve yürümeye devam etti. Yolun sonunda kocaman bir masa onu bekliyordu. Masanın önünde elinde pastayla bekleyen eşini gördü. Gülümseyerek yanına gitti. Artık mumları üfleme zamanı gelmişti. Kalabalıktan sesler yükseliyordu. “Dilek tut. Dilek tut.” Adam dileğini diledi ve mumları üfledi. Şimdi sıra hediyeleri kabul etmeye gelmişti. İrili ufaklı bir sürü paketle dolmuştu eli. Yanında sırasını beklercesine bakan eşine baktı. Elleri boş gibiydi sanki. Şöyle bir silkelendi. “Bu kadar emek etmiş hediye de mi istiyorsun. Eh insaf..!” dedi kendi kendine. Haksız da sayılmazdı ya. Yine de kalabalıktan muzip bir ses yükseldi;
“Gelin hanım hediyesini vermeyecek sanırım”

Adam şöyle bir döndü eşine baktı. Göz göze geldiler. Bir şey söylemedi ama bir cevap da alsa iyi olur diye düşünüyordu. Kadın hafifçe gülümsedi ve eşine dönüp “Hediyeni kendin bulmalısın” dedi. Ve kalabalıktaki bir başka muzip ses daha yükseldi;
“Hadi ama! Koca salonda bir ipucu olmadan hediye aratma adama.”
“Evet, ipucu vermelisin.”
Kadın kalabalıktan gelen mırıldanmalara sadece gülerek cevap veriyordu. Bir yandan da kendini de çok zor tutuyordu. Böylesine rol yapmaya alışkın bir insan değildi ki. Kendisini bir toparladı ve eşine dönüp “Peki o zaman yaklaştığında sıcak uzaklaştığında ise soğuk şeklinde belirteyim, olur mu?” dedi. Adam şöyle bir etrafına bakındı. Hemen arkasındaki hediye paketi resimli tabloyu fark etti. Tam ona doğru yönelecekti ki kadın “soğuk” dedi. Herkes iyice meraklanmıştı artık. Adam “ciddi ciddi arattıracak mısın?” diyerek kadına yöneldi. Kadın bu sefer “hımm ılık” dedi. Adam birden gülümsemeye başladı. Eşine doğru yaklaştı. Ve yine kalabalıktaki o muzip ses atıldı ortaya;
“Eşime en büyük hediye benim işte diyorsun yani.”

Herkes gülmeye başladı. Tabi böyle de düşünülebilir dercesine gülümsedi kadın etrafa. Adam “Anladım. Hediye sende. Nerede? Ceplerinde mi? Cebi de yok ki…” diye kendi kendine konuşurken kadının omuzlarından tuttu. Kadın “ısınıyor” dedi.
“Isınıyor. Ama ısınmadı yani. Sen değilsin o zaman.”
Ah lafa atlamasa olmaz ki. 

Adam ellerini kadının kollarından aşağıya doğru çekerken tam dirseklerine geldi ki kadın, “sıcak” dedi ve ekledi “işte, hediyen.” Adamın ellerinden tuttu ve karnına doğru götürdü. Herkes gülümsemeye başladı. Adamın ise düşündüğü tek bir şey vardı. “Bu kadar hediyenin yanında başka hediye olmaz sanıyordum ama sen asıl en büyüğünü sona saklamışsın.”

O muzip olan arkadaş işe; “Nasıl ya? Ben anlamadım şimdi.” dedi şaşkın şaşkın etrafına bakarak… Herkes ona baktı birden ve sadece gülümsediler… 
…Katre Gizem…
26.03.2013

Rubai │ Ömer Hayyam



Kim senin yasalarını çiğnemedi ki söyle 
Günahsız bir ömrün tadı ne ki söyle 
Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödersen sen 
Sen ile ben aramda ne fark kalır ki söyle


Ömer Hayyam







Bu rubaiyi ilk olarak "Semerkant" kitabını okurken keşfettim. Favorilerimden biridir. Ömer Hayyam'ı ve şiirlerini/rubailerini okumayı gerçekten çok seviyorum. Umarım benimle aynı fikirde olan birçok kişi vardır. ^^

Ömer Hayyam'ın hayatıyla ilgili detaylı bilgiyi "semerkant" kitabında bulabilirsiniz. Keşke tekrar elime geçse de tekrar okuma fırsatını bulsam.

...Katre Gizem...
26.03.2013

3 │ Yılmaz Özdil

3'lü zirve yapıldı.
Cumhurbaskanı.
Başbakan.
Genelkurmay Başkanı.
3 saat surdu.
AB kriterlerine filan uymaz ama bizim gibi köfte ülkelerde pek makbuldür 3...
3 çocuk yapın mesela.

Ben Kendime Yeni Bir Şans Verdim


*Bir yerde gördüğüm ve çok beğendiğim bir yazı... Hayatınızda odak noktası olarak kullanacağınızı umuyorum.

Sevgimizi Sorgulamak

Birini gereğinden fazla sevip sonunda hayal kırıklığına uğramak...

Ne çok kullanıyoruz bu cümleyi. Oysa hayal kırıklığı, bir beklentimizin gerçekleşmediğinde duyduğumuz şaşkınlıkla karışık hüzün değil midir? Aslında gerçekten seven insanın karşısındakinden bir beklentisi olur mu?

Birini sevmek; olduğu gibi, 'rağmen'leriyle kabul etmek...

Kızılcığa Hasret Kaldım




Sabah yine aynı sinir bozucu sesiyle çaldı alarmım. Tabi ki ben yine pek dikkate almadım ve kapatıp tekrar uyudum. Kabul ediyorum pek özenilecek bir davranış değil ama kim bunu hayatında hiç yapmadığını söyleyebilir ki. Bu her sabah uyanma çabalarımın olmazsa olmazı. Bir diğer vazgeçilmez olaylardan biriyse tam çıkmam gereken saatten 10 dakika önce bir hışımla yataktan fırlayıp ve kadınların geç hazırlandığını söyleyenlere inat hızla hazırlanıp gideceğim yere her defasında yetişenlerden olmak. İşte bu övünebileceğim bir şey.

O sabah da aynı seremoni yaşanabilirdi eğer aradıklarımı bulmuş olsaydım tabi. Bir özenle çorabımı ve hep sevdiğim pembe elbisemi giymişken gri hırkamı bir türlü bulamıyordum. Üstelik dağınık bir insan da değilimdir. Kirlilerin arasında mı acaba? Tabi ki hayır. Peki, nerede o zaman? Bu sorunun cevabını araştıracak kadar vaktim olmadığı kesin. Hemen dolabımdan uygun bir hırka buldum ve ayakkabılarıma yöneldim. Olamaz! Onlar da ortalıkta yok.

Yetenekli Eller..



Artık herkes aradığı şeye elektronik olarak kolaylıkla ulaşabiliyor. Sinema filmlerine de öyle.
Boş kalan vakitlerimi çoğu zaman film izleyerek geçiren bir insanım. Yine hangi filmi izlesem diye bakınırken bulduğum ve hayatımda sahip olduğum en önemli şeyi bana hatırlatan bir film var. Herkesin bir başucu kitabı vardır ya. İşte bu film de benim için o kadar önemli.
     
Film bir başarı öyküsünü anlatıyor. Bir doktorun biyografisi ele alınmış. Küçük yaşlarda hiç yüksek not alamayan Ben’in hayatını değiştiren çok önemli bir cümle var. İşte bu cümle aslında bütün filmi ya da bir başka değişle bütün hayatımızda ne yapıp ne yapamayacağımızı çok güzel bir şekilde özetleyebilir.

“Başkaları ne yapıyorsa sen de aynısını yapabilirsin, hatta daha fazlasını..”

Mantık Evliliği…




Çok yakın olduğunuz arkadaşlarınız vardır ya hani. Ama bir şekilde “hayat şartları” şeklinde bir bahaneyle uzak düşersiniz bir süre. Sonra bir gün tekrar karşılaşırsınız ve kaybettiğiniz zamanı kurtarırcasına sorguya çekersiniz birbirinizi. Ve soru döner dolaşır “e anlat bakalım gönül işleri nasıl gidiyor? Var mı bir sevgili?” ye gelir.

Böyle Başlamıştı Her Şey...



Hıçkıra hıçkıra ağlayan bir ses geliyordu kapıyı çekip giderken. Oysa yüreğinin çığlıkları öylesine yüksekti ki fark etmedi bile kadın. Koşar adımlarla indi merdivenlerden ve bir hışımla attı kendini dışarı. Sanki bir şeyler nefes almasını engelliyor gibiydi. İki eliyle yapıştı bluzunun yakasına. Öyle zor nefes alıyordu ki yırtmak istedi yakasını ama elleri titriyordu. Tüm gücüyle çekiyordu ama sanki hiç işe yaramıyordu. Bahçe duvarına yaslandı sonunda. Ağlayamıyordu. Bağıramıyordu. Nefes alamıyordu. Kafasında bin bir soru. Neden? Neden? Böyle mi olmalıydı?


Yürüdü kadın. Saatlerce yürüdü, nereye gittiğini bilmeden. Her zaman yürüdüğü sokaklar yabancı geliyordu. Binalar yine aynı binalardı aslında ama sanki bugün daha bir yükseğe uzanıyordu. Bütün göğü kapatırcasına... Güneş ışığını göremiyordu kadın. Sanki etraf git gide kararıyordu. Bir gri sokaklardan kaçıp diğerine giriyor oradan öbürüne dalıyordu. Nereye gittiğini kendisi de bilmiyordu. Öyle bir hırs vardı ki içinde; otursa oturamaz, bağırsa çağırsa yine olmaz, kabına sığamaz bir haldeydi. Sabahtan beri yürüyordu. Hatta belki fiziken çok uzaklaşmamıştı o evden. Ama insan kendinden de uzaklaşabilir mi? Gittiği her yere aklındaki onca yaşanmışlık, onca acı ve hatta onca güzel hatıralar da gelecekti. Bunu o da biliyordu. Birine kırılmışsanız o kişiyle geçirdiğiniz güzel anılarınızı düşünmek bir kavganızı düşünmekten daha çok acıtır canınızı. Ve hatta o anları düşünürken içinize azıcık da olsa sevgi düşüyorsa, bir de hırs eklenir canınızın yankısına. Kızarsınız kendinize onca şeye rağmen içimde hala sevgi var diye... Öfkeliydi kadın; kendisine, ona, hayata, yaşadıklarına...



Hava iyice soğumuştu ve güneş de batmaya başlamıştı artık. Oysa kadının içinde ateşler yanıyordu. Soğuktan mı yoksa sinirden mi bilinmez hala eli ayağı titriyordu. Ve birkaç damla düştü yanağına. Sonra git gide hızlandı. Kadın açtı kollarını ve başını havaya kaldırdı. Öylece duruyordu yağan yağmurun altında. Sanki gökyüzü onun adına ağlıyormuş gibi. Üzerindeki bütün negatif enerji yağmura karışıp aktı sonra. Sonunda sakinleşebilmişti kadın. Artık eve dönebilirdi.



Böyle başlamıştı onun hikayesi. O kapının ardındaki hıçkırık sesiydi. Neler olduğunu bilmese de bir şeylerin ters olduğunu biliyordu.


Kadın eve geldi ve sarıldı kızına. Usulca saçlarını okşadı ve göz yaşlarını sildi. Sonra odaya geçti...



Küçük kız artık ağlamıyordu. Hiçbir şey anlamamıştı ama aynı zamanda susmuştu da. Biraz sonra kapı açıldı. Elinde valizle çıktı kadın odadan. Kızının o küçük ellerinden tuttu. Gitme vakti gelmişti...



Katre Gizem
12.09.2012

Saklandım


Bu Papatya Sadece Sana


Tek tek saymıyorum yapraklarını... 
Ya seviyorsun ya sevmiyorsun..
Fark edecek mi ki sayınca.. 
Belki seviyorsun belki sevmiyorsun..
Her türlü yanımda yoksun...
Bıraktım falları.. ister sev ister sevme.. 
Bu papatya sadece sana...

...Katre Gizem...