Müzik olmadan atmayan bir kalbi var onun,

dans etmeden duramayan bir doğası,

bir de gevezelikleri var kendi çapında...

Kedi ve Yumak



Bir blog düşünün, paylaşılan konuların birbiriyle uzaktan yakından alakası olmasın. Kafası güzel bir blog deseymişim adına isabet olacakmış. 

Daha önce hiç yaptığım bir şeyi anlattığım bir yazım olmamıştı. "Aman bunlar herkesin yaptığı şeyler" ya da "internette illaki bir yerde vardır" mantığıyla pek bir tarif vermemiştim. (Bir şeyler yapamadığımdan değil yani xD)



Bugün kedi besleyenler için hem evde kolayca hazırlayabileceğiniz, hem de kedinizin çok seveceği bir oyuncaktan bahsetmek istiyorum. 

Kedilerin yumaklara olan zaafını bilmeyen yoktur. Bir yerlerden sarkan iplikleri veya evde kıyıda köşede kalmış yün artıklarını bulup kendilerine oyuncak ediyorlar. Ama oynarken kendilerini ne hale getirdikleri ortada. 

Mila bana geldiğinde çok durgun bir kediydi. Çoğunlukla uyuyordu. Oynasın diye oyuncakçılardan çeşitli toplar aldım ama ya korkuyor ya da ben olmadığımda oynamıyordu. En sonunda bazanın altında, kıyıda köşede kalmış ip parçalarını çıkartıp önüne koydum. Bu sefer de kendini bir gün boğazlayıverecek korkusu sardı. Sürekli boynuna veya patisine dolanıyordu. Ben de çareyi, o iplerden toplar örmekte buldum. 

Mutlaka atkı-bere vb bir şey ördükten sonra bir parça yumak artmıştır. O artıklar da genelde bir gün değerlendirilir diyerek atılmaz ama ben değerlendirildiğini hiç görmedim. İşte onlar küçük dostlarımız için güzel bir oyuncak olabiliyor. Bunun için çok iyi örgü bilmenize de gerek yok. File örer gibi tığ ile yapabileceğiniz basit bir örgü yeterli. Ben genellikle bir 7-8 zincir çekip onu bir halka yaparak başlıyorum. Sonrasında onun etrafından file şeklinde ve genişleyerek üç sıra gidiyorum. Daha sonra daraltmaya başlıyorum. İlk sırayı daralttıktan sonra elimde kaseye benzer bir görüntü oluyor. Bunun içinde çeşitli şeyler koyabilirsiniz. Ben ilk seferinde bir parça yumak koymuştum. Bir sonrakine teki kaybolmuş eski bir çorabımı kesip içine tıkıştırdım. Özellikle simli, tüylü (hatta kedi ipi dedikleri) iplikler bu toplar için şahane oluyor. İçlerini doldurduktan sonra 1 sıra daha daraltarak örüp kalan açıklığı rastgele bile kapatabilirsiniz. 


Bazılarını bitirdikten sonra ucunu kesmeyip zincir çekmeye devam ettim ve evde bazı yerlere astım. Sallanan şeyler her zaman ilgilerini çekiyor. Çok fazla yapmamın sebebi ise, ben evde yokken sürekli yatağın altına kaçırıp kaybediyor olmasıydı. 

Mila öldükten sonra misafir gelen kediler de oynamaya devam etti. Fotoğrafta gördüğünüz bir arkadaşımın kedisi. Bu küçük hanım, annesi memleketine gittiğinde birkaç hafta misafirimiz oldu. Neden bilmiyorum ama o toplardan sadece bir tanesini seçiyorlar ve en çok onla oynuyorlar. Her birinin favori topu farklıydı. 

Aşağıya birkaç video da ekliyorum. Bu küçük prenseslerin toplarla oynayışları.. Umarım sizinkiler de severler. 



Kaslı Erkek Mi? Göbekli Erkek Mi?




Beyin fırtınası yapıyorum yine. Hiç işim gücüm yok. Yaparım arada böyle. Ama ilginç bir şey fark ettim. Paylaşayım dedim.

Filozof olacak kızım aslında. Çünkü bir o kusur kaldı hayatımda.

Eski insanlar bizden daha uzun yaşayabiliyorlardı. Tamam, tıp bu kadar gelişmemişti; hastalıktan, savaştan vs. bir şekilde ölenlerin sayısı ortalamayı epeyce bir düşürüyordu. Ancak düşününce, eskiden hormonlu gıda mı vardı? Kendi işini kendi gören adamın “sağlıklı yaşam” için spora gitmeye, spor salonlarında karın kası yapmak için debelenmeye ihtiyacı mı vardı? Odun kıran bir erkek düşünüyorum da, o kaslı olmasın da ben mi olayım? Eski hikayelerde, hani şu bir varmış bir yokmuş diyenlerde, hatta şu “aman ormancı” türküsünde nasıl bir ormancı canlanıyor gözünüzde? Cılız, çelimsiz, özellikle de güçsüz kuvvetsiz ormancı mı olur canım? Olmaz tabi. E bu kadar harekete sağlıklı da olur bu adam. Dalyan gibi adam şu ormancı da.

Yani aslında, kaslı erkek demek “güç” demek bir yerde. İnsanın gözüne seksi görünmesinin sebebi de bu. Neden bir kadında öyle fazla fazla bağıran kaslar görmek bir tuhaf geliyor. E güç erkekten beklediğimiz bir şey çünkü. Erkek güçlü olsun, sağlıklı olsun ki bizi kanatlarının altına alabilsin, bizi koruyabilsin. Sanıyorum ki bu içgüdüsel bir yönelme. Her kaslı erkeğin de bizi koruyacağından değil. Bir sığınak arayışı belki de.

Farklı bir bakış açısıyla baktığımızda, ben bunu sağlığına ve kendine özen gösterme, değer verme olarak da görüyorum. Daha henüz kendine kıymet vermeyen birisi bana ne kadar kıymet verebilir döngüsü. Aksini ispatlayan bir çok örneğe rağmen, bilinçaltı, ego, ilkel benlik, her ne derseniz deyin, alttan alttan kulağımıza bunu da fısıldayabiliyor.

Scorp’ta bunun başlığı açılmıştı; “Kaslı Erkek Mi? Göbekli Erkek Mi?” Orada göbekli erkek diyen kızları görünce bir şok geçirdim. Uzun süre de anlam verememiştim; bu yazıyı yazmadan 10 dakika öncesine kadar.

Evet, kızlar göbekli erkek de sevebilir. Kaslı bir sevgilisi olmasının onu başkalarına kaptırma ihtimalini arttıracağına dair içgüdüsel bir koruma olabilir. Kaslıysa karizmatiktir; karizmatikse çok ilgi çekiyordur; öyleyse çapkındır ve kesin kalbimi kırar kodlaması beyninin derinliklerine işlenmiş olabilir.

Ya da o kız mutludur. Kendisini güvende hissettirecek birine ihtiyacı yoktur. Sadece onu sevecek biri olması onun için yeterli bir kıstastır. Zaten onu koruyan bir babası vardır mesela. Sığınacak bir liman değildir sevgili onun için. O yüzden de çok önemli değildir kaslı veya göbekli oluşu.

Bana gelince… Benimki şekilcilikten herhalde. Yoksa, beni koruyacak bir sığınak aradığımdan olamaz. Sanatsal biriyim ya ben hani. Görsel algım çok yüksek. Hem kassız hem göbeksiz olur mesela.

Biz kızlar çok karmaşık yaratıklar değiliz aslında diyeyim mi bu kadar karmaşık anlattığım bir yazının altına? Siz de gülün. Fena mı? Gülmek için bir neden verdim elinize.


Benden hemen 5 dakika sonra annem de aydınlandı. “Yok” dedi, “Göbek olayında başka bir şey var. Ben de göbekli seviyorum.” Biraz düşündükten sonra da şu yorumu yaptı: “Göbek, hamileyken çıkıyor. Yani bir nevi anne karnındaki güveni çağrıştırıyor olabilir. Burada ‘kaslı erkek mi göbekli erkek mi’ derken, asıl soru; Korunma mı? Güven mi?”

Kafası Karışık Erkekler


Güçsüz erkekler yetiştiriyoruz topluma, el birliğiyle!
Öyle güçsüzler ki, bir başka erkekle rekabete girme ihtimali bile çıldırtıyor onları.
Pervasız erkekler yetiştiriyoruz, öyle umarsız, öyle boş vermiş…
İstiyorlar ki, hiç emek etmeden her şeyin sahibi olalım. Ne istiyorsam benim olsun. Hatta o sahip olduklarımı da elimde tutmak için hiçbir şey yapmama gerek olmasın.
“Aman, benim oğluma..!” diye diye ellerine verdik ne istedilerse.
Ah, o oğlan analarının evlatlarını kayırmaları yok mu…!? Kız anası ana değil mi de?!
Korkak erkekler yetiştiriyoruz topluma. Özgüveni düşük, duyguları, hisleri bastırılmış, ne yapacağını, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmeden, böyle gelmiş böyle gider mantığıyla yaşayan, kazık kadar olmuş oğlan çocukları…
Akılları gidiyor; benim karımı/sevdiğimi başkası da severse diye. Öyle ya; “ya onunla rekabet etmek zorunda kalırsa?” Yok aslında böyle bir şey. Kadın seni seviyorsa, isterse Tarkan çıksın karşısına, bırakmaz seni. Ama bilmiyor ki. Bir yandan kendisi de farkında; “o kadını zorla yanında tutuyorsun ama sevmiyor ki seni!” diye fısıltılar çınlıyor kulaklarında. Doğru, sevmesi için ne yaptın ki bugüne kadar? Sahi, sen seviyor musun bari? Annen mi seçmişti yoksa?
Kız çocukları daha küçüklükten başlıyor eğitilmeye. Ev temizliği, yemek… Önce babaya hizmetle başlıyor. İleride beyine hizmet edeceği aşılanıyor ufaktan. Bir anne de oğluna demiyor ki “karını el üstünde tut” ya da “karının saçlarını okşa” Düşününce, ironik değil mi? “E, o kadına nasıl davranacağını bilmeyen adamları da yine kadınlar yetiştiriyor” diyor insan. Yok, aslında bu kadar basit değil. Çoğunlukla anneler oğullarına bakıyor ama onları eğitmiyorlar. “Erkek çocuğu” diyor, “babası öğretecek…” Tabi, babası da bildiği kadarını anlatacak, ne olacak ya?
Sonra ne mi oluyor?
“Erkek adam şöyle olur, erkek adam böyle yapar” naralarıyla yetişiyor çocuk. Mahallede kulaktan kulağa duyduklarıyla… Erkek dediğin… Taş fırın erkeği… Kimsenin de bir şey anlattığı yok onlara. Gördüklerinden yaptığı çıkarımlar var. Bir de kulaklarına fısıldananlar.. Bir dönemin çocukları da baron filmlerinin kurbanı. Hayatı boyunca bir kızla oyun dahi oynamamış, bütün gününü mahalle maçlarıyla, erkek arkadaşlarıyla, boncuk tabancalarıyla geçirmiş çocuklardan bahsediyoruz.  Polisiye filmlerle, mafya dizileriyle büyümüş çocuklar onlar.  Sonra bir anda çıkıp karşılarına diyoruz ki, “Hayır, böyle olmaz!”

Adamların kafası tabi ki karışır.